29 Nisan 2011 Cuma

www.scoop.it

Bir medya paylaşım sitesi. Şuan beta sürümünde.

Kendi ilgi duyduğunuz başlıklar açıyorsunuz ve arattığınız konu ile ilgili internette araştırma yapan motor size bu sonuçları sunuyor. Sizin yapmanız gereken, beğeniniz ve zevkinize göre, bu verilerden elemek, düzenlemek. Sonrası malum, takipçileriniz oluyor vs.

Site için buyrun buradan yakın.

Benim bir sayfam için ise buradan.

19 Nisan 2011 Salı

YÖNETMENİM OLUR MUSUN?

Telefonum çalıyor. Bilmediğim bir numara... Açıyorum, bir kız sesi...

“ Merhaba, Koray Onur’la mı görüşüyorum?”
“Evet, buyrun?”
“Ben Mimar Sinan, öğrencisiyim. Bir bitirme filmimiz var da, oynar mısınız diye soracaktım.”

Adaptan, erkandan nasibini almamış bu kız, işin içinden olmayanların anlamayacağı bir şekilde, aslında benden, çekeceği bir bitirme filmi ödevinde oyuncu olarak bulunmamı rica(!) ediyor. Ne kendini tanıtmak, ne de bir şey. Oynar mıyım, oynamaz mıyım, sorduğu bu.

“Bu numarayı nereden buldunuz?”
“Bizim bir listemiz var da, o listeden seçip arıyoruz.”

Demek ki, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-tv bölümü öğrencilerinin elinde böyle bir liste var, onlar, burdan “seçmece” yapıyor, muhtemelen “gugıllayıp” fotoğraflarımıza “falan” bakıyor ve sonra hemen arayıp, kendilerini tanıtma gereği dahi duymadan, kendince muhteşem olan filmlerinde rol almamızı istiyorlar.

İşte geleceğin yönetmen adaylarından birinin küçük bir portresi.

Peki okulda ders veren hocaları, bu yönetmen adaylarına, ellerindeki en önemli malzeme ve en mühim çalışma arkadaşları olacak oyunculara nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili en ufak bir ders vermiyor, ya da uyarılarda bulunmuyor mu?

Biz, oyuncular, sanatçılar olarak, görmeyi hakettiğimiz muamele için boş yere, yanlış mecralarda mı didinip duruyoruz? Sanırım öyle.

Okul dediğimiz yerde eğer sadece teori veriliyorsa vay halimize. İnsan yetiştiren okulda insanlık adabı yoksa vay halimize...

Bu olayları yaratan sebepler hakkında, çok haklı olduğumu sandığım teorilerim var. Ama bunlar apayrı bir tartışmanın konusu, biri gelip fikrimi sorarsa, onları da söylerim elbet.

15 Nisan 2011 Cuma

Bir Oyun Özeti: Barberine . Yazan Alfred de Musset

Alfred De Musset’in oyunu, oyun Orhan Veli Tarafından çevrilmiş ve Devlet Kitapları’nca basılmıştır.

Rosemberg, zengin ancak şımarık bir gençtir. Kralın himayesine girmek için çıktığı yolculukta, bir handa konaklarken Barberine ve bir aristokrat ama nispeten fakir olan kocası Ulric’i görür.

Birkaç gün sonra sarayda kraliçeyi beklerken Ulric ile tekrar karşılaşır ve tanışırlar. Barberine’in sadakati hakkında konuşmaya başlarlar ve iş kızışır, Rosemberg’in ileri gitmesi sonucunda iş kızışır ve tam düelloya tutuşacaklarken içeri kraliçe girer. Rosemberg ve Ulric’i Barberine’in sadakati üzerine bir bahse girmeye tutuşturur. Buna göre, Rosemberg evinde kocasını bekleyen Barberin’i baştan çıkartmayı deneyecektir, başaramazsa tüm servetini Ulric’ bağışlayacaktır.

Rosemberg, amacına ulaşmak adına Barberine’nin yanına giderek onun kalbini çalmaya çalışır. Barberine, sadakatinden ödün vermeyerek Rosamberg’i rezil-i rüsva eder.

Alfred de Musset, sadakat üzerine yazdığı bu oyunda, karısını evde bırakıp göreve giden şövalyelere kraliçe’nin ağzından seslenerek oyunu bitirir.

11 Nisan 2011 Pazartesi

CARTEL’DEN HOŞ BİR SEDA.


Bundan 16 yıl önce, rap müziği sadece yabancıların yapabileceğini düşündüğümüz, pop müziğin pek büyük bir atılım gerçekleştirdiği yıllardı.


Ayrıca, Güner Ümit adlı çok popüler sunucunun bir canlı yayın sırasında alevilerle ilgili olmayacak sözler söylemesi sonucu tv hayatının bittiği (aynısını geçenlerde Mehmed Ali Erbil de yaptı, ama onun tv hayatı falan bitmedi); Gaziosmanpaşa mahallesi’nde iki kahvehanenin otomatik silahlarla taranmasından sonra çıkan olaylar ciddi bir hal kazandığı; Nasuh Mahruki’nin Everest’in tepesine çıkan ilk türk olduğu, Melih Gökçek’in, Ankara’nın ambleminden Hitit Güneşini çıkardığı (yerine ne koyduğunu siz bulun) hasılı enteresan bir yıldı 16 yıl önceki 1995 yılı.


tam bu sırada alman-türk ortak yapımı olan Cartel adlı bir grup, gayet milliyetçi söylemleri, güzel bir müzik altyapısıyla sunan rapiyle hayatımıza şimşek hızıyla girmişti. Hop, ne oluyor dur demeye kalmadan, ortalık, “Caırrtieeel bir nummara en büyyük...!” diye diye dolaşanlarla dolmuştu. Ne yalan söyleyim, benim de ezbirimdeydi o parça (unuttum şimdi.)


Türkiye’nin enteresan hali üstüne, bir de Almanya’da ard arda Türklere karşı girişilen saldırılar artmış bu olaylar Türkiye’ye hemen yansımıştı. Hatta bu arkadaşların kliplerinde bu saldırılardan arta kalan yanmış arabalar, sokaklara taşmış insanlar da yer alıyordu.

Vallahi iyi müzik yapıyorlardı. Sözleri de kötü değildi. Biz bu adamları ülkücü sandık, ama değillerdi. Bunu hem şimdi bakınca anlıyorum, hem kendileri de ülkücü olmadıklarını söylüyor (bak inanıyorum hemen. Samimi ol, canımı ye)...


İyi bir rap anlayışı, iyi altyapı ve müzikal tada sahip olup bir de doğru yer ve zamanda olunca, gazı almak hiç de zor olmuyor. O zamanlar Cartel’de de bu böyle oldu ve müthiş bir başarı yakaladı.


Ama hızlı giden atın boku seyrek düşer kabilinden, bir süre sonra Cartel’i göremez olduk, yine bir çıkıp, parladıktan sonra tek albümlük müzik hayatını ileri götüremeyen sağlam rock grubu Ünlü ile bir ortak çalışma yaptılarsa da, sonrasında pek rastlamadık kendilerine ve bu durum tam 16 yıl sürdü. Şimdi Cartel karşımızda.

Şuan 18 yaşlarında olanların hatırlamayacağı Cartel, geçenlerde Beyaz Show’a çıktıklarında, Beyazıt Öztürk kuliste çok bekledikleri için özür dileyince Grubun solisti, “16 yıldır bekliyoruz biraz daha bekleriz sorun değil.” gibi, geriye atılmış ses sanatçısı ya da “Yeşilçamın unutulan yüzü, bir zamanlar hepimizi güldüren o sanatçı yıllardır ihmal ediliyor.” tadında bir mağduriyet alanına girmek istemişti.

Halbuki gerek yokmuş. Aldım, albümü dinledim. mis gibi albüm olmuş. Rap müziğin hayatla derdi olan kıvamını, ajitasyona varmadan tutturan; müzikal olarak gayet kaliteli bir altyapı kuran; zaman zaman gaza getiren, zaman zaman sözleriyle kafamızı açan gayet güzel bir çalışma.

Tanıyan, tanımayan herkese, Cartel’i öneririm.