26 Nisan 2017 Çarşamba

Who Lights The Sun



Türkiye’deki sahne insanlarının pek de haberdar olmadığını düşündüğüm Rene Aubry, haberdar olduğunu düşündüğüm (düşünmek istediğim demek daha mı doğru acaba?) Phillip Glass, Manos Hadjidakisa ile çalışmış bir gitarist ve besteci. Onun müziği sahne müzikleri yapmasından kaynanan büyük bir çeşitlilik içeriyor ve her şekilde insanın içinde bir yere dokunmayı ziyadesiyle başarıyor. Who Lights The Sun ise tam da böyle bir çalışması… Müziği anlamak, onu dinlemektan daha zordur kuşkusuz, ama bu parçada atmosferi anlamak için çok da bir şey yapmanıza gerek yok aslında…. 

27 Ağustos 2015 Perşembe

LEVENT ÜZÜMCÜ vs İSTANBUL BELEDİYESİ

Levent Üzümcü'nin Şehir Tiyatrosu'ndaki görevine eminim.
Yetkililer istesin ya da istemesin...
Birkaç gün önce, "Sanatçı politik olabilir, ama dünyayı sanat yoluyla yorumlar ve değiştirecekse de, sanat yoluyla değiştirir." diye yazmıştım. Çünkü, etraf, sanatı, politikayla yoğurarak sığlaştıran; sanatın zekasındansa, politikanın kuru zekasını tercih ederek kendini de, sanatını da çiğleştiren; ikisi arasındaki hassas dengeyi bir türlü koruyamayanlarla dolu. Alavere-dalavere yapılan bir yeri betimlemek için, pejoratif bir anlam yüklenerek söylenen "tiyatro yapmak" terimini kullanmaktan pek hoşlanan bir güruhun eline malzeme veren bu kişiler, politikayla sanatı hunharca birbirine karıştırmayı "politik sanat", kendilerini de "politik sanatçı" olarak görme eğiliminde.

Son günlerde yaşanan bir olay, bunları tekrar düşünmeme sebep oldu: Levent Üzümcü, bir kamu kuruluşu olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan, "Gezi Direnişi sürecindeki duruşu ve Sosyalist Enternasyonel'e yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek" ihraç edildi.

Levent Üzümcü, politik bir kişiydi, bunu hiçbir zaman gizlemedi. Ancak, hiçbir zaman sanatına politikayı alet etmedi; politik bir aksiyon içindeyken de sanatını "kullanmadı". Kimsenin bunun aksine şahit olduğunu da sanmam.

Ancak belli ki, Levent'in kendi hayatına uyguladığı politika-sanat dengesini İstanbul Belediyesi uygulayamıyor.

Kim daha aciz?

Koray Onur

24 Ağustos 2015 Pazartesi

HARBİYE AÇIKHAVA'DA OYUN İZLEMEK

Tiyatro izleyicisiyseniz, yazın oyun izlemek zor. Birkaç tiyatro olup olmadığı tartışmalı “prodüksiyon” dışında özel tiyatrolarda zaten hareket yok. Kurumlar desen, onlar gelecek sezon için hazırlık derdinde oluyor. Bir iki tiyatro festivalinde bazı nitelikli oyunları yakalamak mümkün ama yine de sezon içindeki bolluğa alışmışsanız, yazın tiyatro faaliyeti size durmuş gibi gelir.

Hal böyle olunca, yaz sezonunda bir oyun bulduğumda mutlaka gidiyorum. 22.Ağustos.015’de, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, Aleksandar Popovski’nin yönettiği, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı izledim. Sezon boyunca görmek istediğim bu oyunu, bu yoklukta bulunca bir taşla iki kuş vurmuş oldum.

Bir kere şunu söylemek lazım. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, tiyatro oyunu için uygun bir alan değil. Mikrofonsuz zaten oynanmaz, ama mikrofonla da oynayınca, diğer sahnelere kıyasla ortam sesi o kadar yutuluyor ki, en içtenlikli oyunculuk bile, bir süre sonra samimiyetsizleşip, bizi kendinden koparıyor. Hani bir filmde karakterlerin dublajı yapılır ama ortam sesleri, ona uygun bir şekilde senkronlanmaz ve filmde bir boşluk, bir ritm eksikliği duygusuna kapılırsınız ya, işte Harbiye Açıkhava’da yaşanan durum bu oluyor. Bu bakımdan Harbiye’de, tercih edilmesi gereken oyunlar, müzikaller, dans ve hareket tiyatrosu oyunları ya da tek kişilik oyunlar olmalı. Yoksa oyunun seyirciye ulaşması çok zor.

Oyun hakkında bir değerlendirme yaptım ama burada yazmam doğru olmaz, zira oyunu bir de sezon içinde bir başka sahnede izlemek istiyorum. Ondan sonra oyunla ilgili tekrar yazacağım.

Bir de geçen yıl izlediğim oyunlardaki dev ekran uygulamasının bu sene olmadığını görmek beni üzdü. Dev ekran’lar beşbine yaklaşan seyirci sayısı sözkonusu olduğunda bir açıkhava sahnesinde mutlaka olması gereken bir uygulama.  

Oyun izlemek güzel, açıkhavada izlemekse ayrı bir zevk. Bu fırsat için emeği geçenlere ne kadar teşekkür etsek az.

Koray Onur



5 Ağustos 2015 Çarşamba

NEDEN EVDE HAYVAN BESLENMEMELİ

Öncelikle şunu belirteyim, hayvan beslememiş, ya da onlardan korkan biri değilim. İğrenmem de, hayvandan. Zamanında, dört su yılanı, su semenderleri beslemiş; akvaristlik yapıp, balığın türlüsünü çoğaltmış; kedi ve köpek bakmış; eve yaralı olarak aldığım, martı, karga, yarasa ve atmacaları beslemiş biri olarak yazıyorum. Hayvan sevmediğim, onlardan tiksindiğim için aşağıdakileri yazdığımı düşünecek sığlar için gerekli bilgiyi verdikten sonra konuya dönebilirim.

Bu kafeslerin bir AVM'de olması hiç farketmez.
Hanımlar, beyler!  İster kabul edin, ister etmeyin, hayvan sahibi olmanın kalbinde ciddi bir sömürü yatar. Bu, sadece, kedi-köpek gibi türlerin değil, balık, kaplumbağa gibi, akvaryum ve kuş gibi, kafes hayvanları için de böyle.

Hayvan satıcıları ne derse desin, çocuğunuzun pedagojisi için hayvan bakılması gerektiği yönündeki önermeyi ciddiye almayın. Çocuğun egzersiz yapmasını kolaylaştırmasından tutun; kardeş yapamayan ebeveynlerin, hayvanla çocuğun yalnızlığını gidermeleri için evcil hayvan önerilmesine kadar açılan bir saçmalıklar silsilesidir bu. Çocuğun yalnızlığını ortadan kaldırmanın ve onun gelişiminin ebeveynlerince sağlanması sorumluluğunun, hayvanlara ihale edilmesi garabetini bir kenara bırakacak olursak, çocuğumuz ya da kendi keyfimiz için yuvasından, gerçek yaşam alanından koparılmış bir hayvanı biblo gibi evimize koymak, bir canlı üzerinde bedensel ve manevi bir sömürüden başka bir şey değildir.

Dışarıda ölmek üzere ya da sakat olduğu için evine aldığı hayvana bakanların itirazlarını duyuyor gibiyim. Kendilerinin ayrı bir paragraf hak ettiklerini ben de düşünüyorum. Ancak, bu yolla evcilleştirilip eve alınan hayvanların durumu, kentleşme, avlanma, endüstriyel hayvan sömürüsü( deri, kürk için avlanan, kozmetik ve ilaç deneylerinde kullanılan hayvanlar) gibi konularda hiçbir yaraya merhem olamamaktadır. Ayrıca, bu gibi sahiplenmelerin, hayvan sömürüsü konusunda bireyin, üstüne düşeni yaptığı sanrısını yaratarak, konunun özüne inmeye engel oluşturduğu da düşünülürse, sahiplenme meselesinin tekrar ele alınması gerektiği görülebilir. Yardıma muhtaç bir hayvana, yardım etmek elbette kötü değil. Ama, konunun çözümünü buradaymış gibi sunmak, hayvan sömürüsüne hizmet etmekten başka bir şey değil.

ÜSTTEN BAKIŞ
Doğa karşısında, realitede ve bilimsel açıdan, insan, hiçbir canlıdan üstün değildir. Hiçbir canlı, insana hizmet etsin diye yaratılmamıştır. Bizim onları, bize hizmet(?) için kullanmamız da, bu gerçeği değiştirmez.
Hayvanlar için yapılan her şey, onların haklarını savunmak dahi, hayvanlara dair, onların yerine bir “üst akıl” olma iddiası taşıdığından üstten bakıştır (bu yazı dahil). İnsan merkezcilik iyidir, ama doğanın bütünü söz konusu olduğunda saçmalaktan başka bir şey olamaz. Doğa, herhangi bir şeyin merkezde olmadığı, değişkenliklere haiz ve bambaşka bir mekanizmadır. Dolayısıyla hayvanlar hakkında her türlü akıl yürütme, insanın yaşamına hayvanı entegre etme çabasıdır.

Sokakta, hayvan beslemek, bu “iyi niyetli üstten bakış”ın bir sonucudur. Hayvanları beslemenin ya da onlara bir kap su koymanın kötü olduğundan sözetmiyorum. Ama üstten bakışımız ve kendimizi merkeze alışımız o kadar ayyuka çıkmıştır ki, hayvanların şehirde rahat etmesi için gereken her şeyi sorarız da şunu sormayız: Benim burada ne işim var?

Zira, yayılan ve doğayı harabeden bir türüz. Çöpün kenarına kedilere yemek bıraktığımız zaman, o çöpün yerinde 10 yıl önce bir çimenliğin olduğunu düşünmeyiz, 10 yıl önce yuva yaptığı ağacın yerine yapılan dairemizin pervazında, o güvercini beslemek için bir şeyler koyduğumuzda mutlu oluruz. Bu, bir üstten bakışın görmezden gelişidir.

Hayvan ve insan üzerine, canlı kavramı ortak paydasından hareketle, ekonomik, politik, felsefi bir "kafa yorma"yla yola çıkmayan bir hareketi ve şahsın ciddiye alınması işte bu yüzden gereksiz.

16 Haziran 2015 Salı

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali
Koray Onur
Sabahattin Ali, 1907'de doğdu, babasının bir yüzbaşı olması sebebiyle, eğitimini çok çeşitli yerlerde devam ettirdi. Çok gezmesi, onun hem Anadolu, hem de kent hayatını gözlemlemesine ve tanımasına sebep oldu. Çok okuyan bir kişiydi “(...)her zaman çok kitap okurdu. Tuvalette, otobüste, parkta, konuşmadığı her yerde.”1.

1928 yılında, Kültür Bakanlığı'nın açtığı bir sınavla hak kazanarak Almanya'ya öğrenime gitti. Bu dönemin, en önemli eserlerinden biri olan, kendisinin “novella” dediği, Kürk Mantolu Madonna'ya ilham verdiğini söylemek mümkündür. İki yıl kaldığı Almanya'dan döndükten sonra, Devlet Konservatuarı'nda dramaturgluk yaptı.
1945'de Aziz Nesin'in de yazarları arasında olduğu Marko Paşa'da, başyazarlık yaptı. 1948'de, hapse girdi, 3 ay hapis yattı. Can güvenliği'nden endişe duyarak yurtdışına kaçmak istedi ama Bulgaristan sınırında öldürüldü. Yakınları kendisinin Kırklareli'nde cezaevinde gördüğü işkence sonrası öldürüldüğünü ve suçun, Ali Ertekin'e atıldığını iddia etse de bu ispatlanamadı.

Makus Bir Yazar Portresi:

Sabahattin Ali, kendi isteği dışında olarak, solun bir simgesi haline gelmiş bir yazardı. Kendisinin ne kadar solcu olduğu da, özellikle günümüz şartları düşünüldüğünde, tartışmalı da olsa bu realite, sola darbe vurmak isteyenlerin işe Sabahattin Ali'den başlamalarına sebep olmuştur. Nihal Atsız'ın, Şükrü Saraçoğlu'na Sabahattin Ali'yi şikayet eden bir açık mektup kaleme alması da bunun örneklerinden biridir. Gönül isterdi ki İçimizdeki Şeytan'da, romanın kahramanlarından biri vasıtasıyla Sabahattin Ali'nin, Nihal Atsız'ı yerdiği gibi, edebiyat yoluyla, Nihal Atsız mukabele etsin. Ancak, maalesef, öyle olmamıştır. Bir kere daha şikayet/iftira kültürü, tartışma/muhakeme kültürünün önüne geçmiş, ne yazık ki, işe de yaramıştır.

Sabahattin Ali, solun ne derece simgesi olmuştur, bunu bilemeyiz, ancak şurası bir gerçek ki, Sabahattin Ali, bazı çevrelerin, “kutsal” adledilen değerler üzerinden bir aydın üzerinde tahakküm kurmasının mağduru olarak, mahalle baskısının bir sembolü olmuştur.

Söz konusu dönem, birçok aydının, can güvenliklerinden endişe ederek yurtdışına kaçtığı bir dönemdir. Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Nazım Hikmet, Tan Gazetesi olaylarının mağduru olan Sertel Ailesi gibi örneklerin yanında Sabahattin Ali de bu yolu seçmiştir. Ancak, onun kaçma girişimi, hala tartışmalı olan bir şekilde, ölümle sonuçlanmıştır.

--------------------------------------

1Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De yayınevi Mart 1986

5 Aralık 2014 Cuma

SANATSAL YÖNETİMİNİN İMKANSIZLIĞI ÜZERİNE KRİTİK



Sanatı yönetmekten korkan kitle (sanatçılar), sanatı yönetmeye soyunanlara büyük bir aşağılamayla bakarlar. Aristokrasinin, burjuvaziye, tüccara yaklaşımına çok benzeyen, hem elini kirletmekten kaçınıp, hem de eli kirlenenleri aşağılayan aristokratik bakış açısıdır bu.

Yönetim, sanattan daha kirli bir şey değildir, ama onda, sanatçıların, sanata atfettiği, kaynağı meçhul bir “kutsiyet” eksiktir. Kanının onu asil yaptığına yürekten inanmış aristokrat gibi, sanatçı da sanatının onu kutsal yaptığına inanır. Bu yolla sanatçı, kendisine ait, kaynağı belirsiz aristokrasisini yaratmış olur.
Her aristokrasinin olduğu gibi, sanat aristokrasisinin de bir meraklı kitlesi vardır. İki üyesiyle tanışınca kendisi de, sosyetenin bir parçası olduğuna inananlar gibi bu sanat aristokrasisinin etrafında bir takım budalalar belirir. Bu budala topluluğunun oluşmasına sanat aristokrasisi de destek verir ve ayak işlerini onlara yaptırır. Bulundukları noktadan, en beğendikleri entelektüel eylem olan, yöneticilerle alay etme işine devam ederler. Yönetenlerin belirleyiciliği ciddiye binince ve onların “alaycı entellektüel” bakışlarından bu yönetici sınıf iyiden iyiye sıkılınca, yalnız kalmışlık duygusuyla huysuzlaşan sanat aristokrasisi, “Neden bize sorulmuyor.” argümanı üzerinden nefretini kusmaya başlar.

Tüm bunlara rağmen, çağımızda, yönetici bir kesim olmadan sanat yapılamayacağını bildiklerinden, yönetimle, transparanlaşmış olduğu için görünmeyen bir bağ kurmaya çalışırlar. Bu bağ transparan özelliğini yitirene kadar, devam eder. Bir yandan çevrelerine topladıkları budalalar muhalefeti taşırken onlar transparan bağlarla yönetimle aralarını dengeler. Bu, aradaki bağ, transparan özelliğini yitirene kadar sürecektir. Her zaman muhalif gözükmekten beslenen sanatçılar, bu bağı kopararak süreci yeni baştan başlatmak zorunda kalacaktır.

Sanatçının, hiçbir öneri sunmadan (buna gerek de duymadan) yönetimi suçlamasının altında yatan sebep, bundan kaynaklanır. Sanattan sadece “sanatçı olma”yı yeter koşul sandığı sürece, sanatçı sanat dışında bir şey üretemeyecektir. Buna da elbette bir itiraz olamaz. Ama arının bal yapmasının doğasında olması, lakin iğnesini sokmaya çalıştığında iğneyle birlikte tüm iç organlarını bırakıp ölmesi gibi, sanatçı da sanat dışında ürettiği her söylemde iç organlarını bırakır ve sanatçı olma vasfından vazgeçmek zorunda kalır. Sanat dışı söylem (mesela yönetsel bir söylem), isminden de anlaşılacağı gibi, sanat dışıdır ve o sanatçı yönetim dilini, sanat diliyle kurduğu an, sadece bir hataya düşmekle kalmaz, aynı zamanda bir demogojik kısırdöngünün içine girer.

Sanatsal estetik dahilinde, sanat dışı her malzeme sanatın aletidir. Ayrıca her tür sanat dışı mevzu, sanatsal üretinin konusu olabilir. Ama sanatsal üreti, o konunun özü değildir. Sanat mecrasında bir konu sanatsal olarak tartışılır, konunun özü “ruh”u tartışılamaz. Onu, sanat dışında, o konunun mecrasında tartışmak mümkündür ancak.

Bu yüzden, estetiğin dili ile yönetim, kurulamaz. Sanatsal dille yönetim ilkeleri ancak imgesel olarak “kurgulanabilir”. Yönetim, yönetim ve yöneten olarak kalacaktır, ama romantizmin bataklığından çıkmayı reddeden aristokrat sanatçıların düşündüğünün aksine “sanatsal bir yönetim” gerçek olmayacağı gibi, gerekli de değildir.


KORAY ONUR
Aralık 014

25 Kasım 2014 Salı

GERÇEKLİĞİN ARAYIŞINDA BİLİM

Bir odadasınız ve dışarıdan nal sesleri geliyor. Normal olarak, orada bir at olduğunu düşünürsünüz. Böyle düşünmenize kimse, saçmalık, demez. Diyelim ki, bulunduğunuz odaya girdim ve dedim ki, “Dışarıdaki at ne güzel değil mi?”. Benim bunu söylemem, gelen seslere bir de şahit eklenmiş olmasından dolayı, orada, henüz görmediğiniz bir at olduğu düşüncenizi pekiştirir ve bu fikre daha çok inanırsınız. 

Tüm bu yaşadıklarınız, dışarıda bir at olduğu anlamına gelir mi? Maalesef, hayır. Bunlar sadece, dışarıdan gelen nal sesleri olduğu anlamına geliyordur. Dışarıdaki atın varlığıyla ilgili bir bilgi arayışı içindeysek yapmamız gereken bizzat dışarıya çıkıp atı görmek, ona dokunmak, ölçmek... Bilimsel bir bilgi ancak bu şekilde ortaya çıkar. Gözlemleme, ölçme ve deneme. 

Şu halde, örnekle ilgili elimizde tek bir bilimsel bilgi var: Dışardan, nal sesleri geldiği. Bunun dışındaki tüm bilgi türleri inanç kapsamına girer.  

Bir inanç ise, muğlak bir zeminde var eder kendini. Ön kabullerin alanıdır, inanç. Ön kabul, elbette bilimce de kullanılır ancak o düzlemde kalınmaz. Ön kabuller, bilimde ispata giden yolların çıkış noktasıdır. Ama bir inanç dizgesinde ön kabuller, sadece muğlak bir zeminde, salınır dururlar. Gerçeğin araştırılması için değillerdir, zaten inancın gerçekle bir alış verişi de yoktur, o zaten, “kabul eder”.

Bilim, kimsenin şahitliğine gerek duymadan, hatta tüm dünya tersini düşünse de sarsılmayacak verilerin peşindedir. Bu bakımdan bilim, en basit anlamda, bir gerçeklik arayışıdır. Ama elbette bilimsel gerçeklik... 

Karl Popper
O zaman, gerçeklik nedir? Gerçekliğin tanımını, Alaeddin Şenel bakın nasıl yapıyor:

Gerçeklik, bilgisi edinilecek nesnenin (olgunun, olayın), “özne” den bağımsız durumudur. Üzerinde “özne “ tarafından onun bilgisinin edinilmesini sağlayacak, onu etkileyip değiştirecek bir karışmada bulunulmasından önceki nesnel (öznenin algılamasına bağlı olmayan) varlığıdır.*

Bu tanım kendiliğinden, bir ispatın zorunluluğu durumu getiriyor. Bilimsel bilgiyi, diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özellik de budur. Ancak, ispat deyince hemen doğrulamak kelimesi akla gelmesin. Gerçi Popper'a kadar, bir şeyin doğrulanması, ispatın tek yolu olarak görülmekteydi. Popper ise bambaşka bir şey sundu: Ona göre, bir gerçeklik (bu noktada yukardaki tanımı hatırlayın), aynı zamanda yanlışlanabilir de olmalıydı. 

Bilimin ispat yöntemlerinin dahi gelişmesi, ilerlemesi, hiçbir bulguyla bir mutlaklık bağı kurmaması, onun en nesnel yönü gibi gözüküyor. İnsan gibi bir varlığın, içinde yaşadığı Cosmos'u anlama çabasının en iyi yolu. 

Mutlaklığı değil, gerçekliği arayarak, tüm yaşamı anlatan yegane olgudur, bilim.



Koray Onur
Ekim 2014

Şenel, Alaeddin (Editör). 50 Soruda Bilim ve Bilimsel Yöntem. İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2012