Tanıdıklar, "Onun arkasından bir şeyler yaz." diyor...
Halbuki, hislerimi, acımı yazabileceğim o alfabe henüz icat edilmedi.
Çarşamba, Aralık 23, 2009
Çarşamba, Eylül 23, 2009
SAKİNLİK, TÜRKÇE'DE OLMAYAN BİR SÖZCÜK
Türkçe'ye uydurularak geçmiş bir sözcük. Böyle bir sözcük yoktur desek yeridir.
Eğer sakinlik dediğimizde, sakinlerin konulduğu bir kaptan sözediyorsak doğru olabilir. Ancak bu sözcük yine dilimizde tam karşılığı olan ve doğru kullanımı olan sükunet kelimesi yerine kullanılıyor.
Sükunet, sakinden türemiştir. Tam karşılığı "sakin olan"dır. İlla, "Ben Osmanlıca falan sevmem hacı, olmaz öyle, hem çok gerici görünüyor" gibi takıntılarınız varsa kötü haber, sakin olmak deseniz bile kökü itibariyle istediğiniz Ural-Altay Türkçe'sini ve muhasır medeniyet seviyesini yakalayamazsınız.
Şu halde:
Sakin: Sakin olan kişi.
Müsekkin: Sakinleştirici, sakinleştiren.
Sükunet: Sakin olma durumu.
Olarak karşımıza çıkıyor. Haydi hayrını görün.
Çarşamba, Eylül 09, 2009
Çöplüğün Generali, Bir Oya Baydar Romanı

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, bu bir kitap tanıtımı ya da bir eleştiri değil. Sadece romanı okudum ve okurken bir yandan notlar aldım. Sadece, bu notların biraz derlenip toplanmış hali. Bunları paylaşmak istiyorum.
Daha önce Oya Baydar'ı okumamıştım. Benim için, Türk Romanı'nın ve Türk Solu'nun dikkate değer isimlerinden biri olmuştur. Bir de, geçtiğimiz günlerde Taraf Gazetesi'ndeki köşesinden, yine aynı gazetenin genel yayın yönetmeni olan Ahmet Altan'a kızdığı için (şimdi olayı burada anmak gereksiz) istifa ettiğini biliyorum.
Yeni açılan ve bence gelecek vadeden (benim www.yazar.com'daki zamanında yaptığımız çalışmalara da benzediğinden sempati duyduğum) bir site olan www.sabitfikir.com'da, oya Baydar'la bu roman hakkındaki röportajı dinledikten sonra hemen alıp okumak, ihmal ettiğim bu yazarla tanışmak istedim.
Çöplüğün Generali, içinde bitmemiş bir romanı da barındıran, roman içinde roman tekniğiyle yazılmış. Bu bitmemiş roman, bütün eserin ilk bölümünü (yarısından fazlasını) oluşturuyor. Her yerinde bombaların ve mermilerin gömülü olduğu ülkeden, birbirini takip eden bazı patlama ve bu patlamalara ucundan kıyısından bulaşmış insanların başına gelenleri anlatan, bölümlerden oluşan bir hikayesi var.
Bu ilk bölümün, iyi olmadığını düşünüyorum. Yani romanın asıl kahramanını etkileyen bu roman beni etkilemedi. Hem de, şu Ergenekon Davası kapsamında bulunan silahları her akşam haberlerde izliyor olmama rağmen, etkilemedi. Etkilemedi çünkü, hikayelerin nasıl biteceğini daha ilk baştan biliyoruz, ve bu sonunu bildiğimiz hikayedeki karakterler de, öyle bizim ilgimizi çekebilecek ilginçlikte değil. Bunlar, enteranlık barındırmayan, alelade hikayeler olmuş.
Kitabın ikinci bölümünde ise ne bir polisiyedeki heyecan, ne de klasik bir romandaki derinlik var. Raslantı eseri, Eski Şehir'den kalma çöplüğü bulan ve orasıyla ilgili araştırma yaparken başından geçenleri anlatan bir bilim adamını anlatıyor bölüm. Zaten romanın asıl karakteri de, adamımız.
Romanın kahramanları ve bunların aralarındaki ilişkiler malesef bir romanda görmek isteyeceğimiz derinlikte olmadığından okurken doyurmuyor. Olaylar da bu "üstünkörü" geçişten nasibini almış zaten.
Yazarın röportajında da söylediği gibi "Gerçek olaylar, kurgu olaylardan daha aşırı, daha az inandırıcı geliyor insanlara" fikrine katılıyorum. Ama bu mottoyu romanda o kadar sık tekrarlıyor ki, "Yeter yahu! Anladık!" diyesi geliyor insanın. Bir şey, bazen okuyucuya küçük küçük verilmeli, gözümüze sokulması insanda aptal yerine konuluyormuşuz hissi yaratıyor.
Roman, belli ki, Ergenekon Davası'ndan etkilenmiş bir yazarın kaleminden çıkmış. roman boyunca bu davaya ilişkin direk temaslardan kaçınılmış olmasını ise takdir ediyorum.
Çöplüğün Generali'nin insana çok zevk veren bir roman olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki, yazarın kendisinin de ifade ettiği gibi, "Kurgusu düz." bir roman olmasından, belki söylemek istediği şeyin çok derinlikli işlenmemiş olmasından... Ancak Çöplüğün Generali, insanlara tavsiye edebileceğim bir roman değil.
Koray Onur
Etiketler:
Can Yayınları,
Oya Baydar,
Roman,
Çöplüğün Generali
Çarşamba, Eylül 02, 2009
DOĞURTMA YÖNTEMİ
Sokrates'in, eğitimleri sırasında geliştirdiği ve ebe olan annesinden esinlenerek adını koyduğu yöntem. İnsanın, aslında sandığından daha çok şeyi bildiğini varsayarak onun üstüne gider, ve bir şeyin cevabını hocanın söylemesi yerine öğrenciye söyletmesi üzerine kuruludur. Basit bir örnek verelim ki, en güzel bir şekilde anlaşılsın değil mi?
Örnek:
Öğrenci : mozart'ın çok meşhur bir çocuk şarkısı varmış, ama ben bilmiyorum, nedir?
Hoca: aslında biliyorsun, sadece bildiğinin farkında değilsin.
Öğrenci: biliyor muyum?
Hoca: evet. seni doğuran kişiye ne diyoruz?
Öğrenci: anne.
Hoca: annenden ilk ne zaman ayrıldın, mecbur olarak, ama bu ayrılıktan annen de baya mutluydu, senin oraya gidersen eğitim görüp başarılı olacağına inanıyordu.
Öğrenci: okuldan sözediyorsunuz sanırım.
Hoca: kesinlikle. işte bu şarkıyı okula başladığın ilk günlerde öğrettiler size.
Öğrenci: "daha dün annemizin, kollarında yaşarken" mi bu şarkı?
Gördüğünüz gibi, hoca cevabı direk söylemedi, öğrenciyle daha çok mesai harcayarak, doğru cevabı ona buldurdu (doğurttu), bu noktada tam bir ebe gibi yönlendirdi sadece. Bu şekilde öğrenilen bilginin, öğrencinin kafasında daha kalıcı olduğu bir çok kere ispatlanmıştır.
Örnek:
Öğrenci : mozart'ın çok meşhur bir çocuk şarkısı varmış, ama ben bilmiyorum, nedir?
Hoca: aslında biliyorsun, sadece bildiğinin farkında değilsin.
Öğrenci: biliyor muyum?
Hoca: evet. seni doğuran kişiye ne diyoruz?
Öğrenci: anne.
Hoca: annenden ilk ne zaman ayrıldın, mecbur olarak, ama bu ayrılıktan annen de baya mutluydu, senin oraya gidersen eğitim görüp başarılı olacağına inanıyordu.
Öğrenci: okuldan sözediyorsunuz sanırım.
Hoca: kesinlikle. işte bu şarkıyı okula başladığın ilk günlerde öğrettiler size.
Öğrenci: "daha dün annemizin, kollarında yaşarken" mi bu şarkı?
Gördüğünüz gibi, hoca cevabı direk söylemedi, öğrenciyle daha çok mesai harcayarak, doğru cevabı ona buldurdu (doğurttu), bu noktada tam bir ebe gibi yönlendirdi sadece. Bu şekilde öğrenilen bilginin, öğrencinin kafasında daha kalıcı olduğu bir çok kere ispatlanmıştır.
Cumartesi, Ağustos 29, 2009
Suzan Kardeş'in Makyaj Odası Adlı Albümü Üzerine Bir Küçük Deneme

Gayet küçük bir çevrede de olsa, bu albümün çok konuşulduğunu ve beğenildiğini farkettim ve bir dostumun sayesinde de edinerek dinleme fırsatı buldum. Ancak karşıma öyle bir albüm çıktı ki, elime kağıdı kalemi almaktan kendimi alıkoyamadım.
Asıl işi şarkı olmadığı halde, şarkı söyleyen kişiler tiyatrocu, iş adamı, futbolcu vs. bir albüm çıkardıklarında bunun ilgi çekmesi normaldir. İnsanlar, "bakalım nasıl söylemişler?" diye düşünür ve sevdikleri bu kişinin bir de şarkı söyledikleri fikriyle kendilerini ona daha yakın hissederler. Dünya'nın çeşitli yerlerinde çok sayıda bu tarz çalışmalar da vardır.
Ancak gözden kaçırılan bir nokta var: Böyle bir albüm, sadece ünlüler ve gerçek işleri bu değil fikriyle, bir müzisyenin çıkarttığı albümden daha az sorumluluğa sahip değildir. Bilakis, asıl işi müzik olmayanların müzik yaparken daha dikkatli olması ve müziğin anlatmak istediği şeye, müzikseverlerin beklentilerine karşı daha bir hassas olmaları gerekir. Burada insanın duşta şarkı söylemesinden ya da meyhanede ağzına mikrofon dayanmasından değil, bir albüm çıkartım bunu para karşılığı satmaktan sözediyorsak, albüm sahibinden beklenen budur.
Her yorumcuyu ve parçayı kısa kısa ele aldım. Buyrun okuyun, fırsatınız olursa, söyleyen kişiye duyduğunuz hayranlığı (çünkü bir çok isim hakikaten mesleklerinde hayranlık uyandırmış kişiler) bir kenara koyup dinleyin ve kararı siz verin.
Cem Yılmaz -Ah Bu Gönül Şarkıları: Bu şarkıyı söyleyen Cem Yılmaz'mı diye soranlar oluyor. Elbette bu çok anlaşılamıyor. Ama bu Cem Yılmaz'ın şarkı söylerken, o komik çocuk imajından sıyrılabilmiş olmasından değil, şarkıda sesini zar zor duyuyor olmamızdan kaynaklanıyor bence.
Demet Akbağ -Cayuriye: Albümdeki en aklı başında yorumlardan. Bu şarkıyı Demet Akbağ'ın teatral bir tarzda söylemiş olması zekice. Zira kötü bir müzisyen taklidi olmaktansa, ortalama bir şarkı söyleyen oyuncu olmayı tercih etmiş olması, onu diğer "albümdaşlarından" ayırıyor. Tarzını gayet doğru bir şekilde belirlemiş.
Erkan Can -Kuçelere Su Serpmişem: Erkan Can'ın, bu gayet resitatif parçayı söylerken bile, kötü bir sesi olduğunu anlamış bulunuyoruz.
Fikret Kuşkan-Pikmaspari: Enteresan bir deneme olduğunu söyleyebileceğim bu parçada Fikret Kuşkan'da fena değil. Ama bu parçayla ilgili bir fikrime Meltem Cumbul'un parçasıyla ilgili söylediklerimde döneceğim.
Güven Kıraç - Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş: Bu şarkıyı söylerken yapılan genel hatalardan biri "Bir zamanlar bende deli gibi sevdim." diye başlayan bölümün çok dik seslere çıkmasından dolayı yorumcunun şarkının başında çok peslere inmesidir. Malesef bu parçayı söylemek için, ses aralığınızın parçaya çok uygun bir yerde olması gerekir ki, hem ilk bölümdeki pesler hem de ortalardaki tizler güzel anlaşılsın. Güven Kıraç bu hataya düşmüş. Onu uyaracak birilerinin etrafta olmadığını varsayıyoruz. Ancak yine de vasat diyebileceğimiz bu yorum, zaten meyhane masalarında harap edilmiş bir parçanın tekrar ısıtılıp getirilmesinden başka bir şey değil.
Halil Ergün - Kızmızı Gülün Ali Var: Bir şarkıya nefesin yetmemesinin ne olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorsanız bu şarkıya "Şarkıda nefes nasıl yetmez." örneği olarak bakabilirsiniz.
Haluk Bilginer - Sen De Başını Alıp Gitme Ne Olur: Haluk Bilginer parçanın ruhunu yakalamayı başarmış sırf bu içten söyleyişiyle bile işin büyük kısmını halletmiş.
Meltem Cumbul - Beyaz Giyme Söz Olur: Fikret Kuşkan'ın söylediği Pikmaspari adlı ninniyi Meltem Cumbul söyleseydi en azından o şirin(!) ve yapmacık olmayan(!) sesle daha iyi bir iş çıkardı.
Nejat İşler - Hancı: Siz de ritm ve solistin senkronize gitmediğini farkettiniz mi acaba? Bariz yahu. Bir sanatsal üretinin eski ve daha iyi versiyonlarıyla kıyaslanmasını sevmiyorum. Ama zaten burada Tanju Okan ve Ajda Pekkan'ın düet versiyonunu ansam bu bir kıyaslama olmaz zira kıyas bile yapamayız ki Nejat İşler, Suzan Kardeş düetini, o akadar kötü. Bu parça bana, sadece, kulağımdaki pası silmek için tanju Okan ve Ajda Pekkan'ı bir kere daha dinlememi hatırlatmaktan başka bir işe yaramadı. Albümün en iddialı ve en kötü parçalarından.
Olgun Şimşek - Ellerim Bomboş: Popstar Alaturka yarışmasına çıkmış ve ilk turlarda eleneceği belli olan bir yağız anadolu delikanlısı gibi söylemiş parçayı. Arabesk yorumun bütün kötü trikleriyle bezenmiş bu parçası kötü, gayet kötü.
Oya Başar - Dom Dom Kurşunu: Böyle iddialı bir türlü ancak bu kadar düz ve ruhsuz söylenebilirdi. Müzikal altyapıda bir modern hava estirmeye çalışmışlarsa da bütün albümde olduğu gibi, bu parçada da altyapı o kadar kötü ki... Sevtap Parman, Que Sera Sera'ya ne kadar yabancıysa, Oya Başar da Dom Dom Kurşunu'na o kadar yabancı.
Özgü Namal - Saoroma: Eğer şarkı sırasında kendisinin sesini duysaydım bir şeyler söyleyebilirdim, yorumu hakkında. Bir albümde yer almak için meşhur olmak yanında en azından sesini duyurabilecek bir ses gücü gerektiğini biri bu kıza söylemeli.
Şebnem Sönmez - Yovano Yovanke: Yorumu hiç fena değil. En azından içten bir söyleyişi var. Zorlanmadan sonuna kadar dinleyebildiğim parçalardan biri oldu.
Sezen Aksu - Eğreti Gelin: Sezen Aksu'dan beklendiği gibi iyi ve ruh dolu bir söyleyiş. Ama kendisiyle özdeşleşmiş artikülasyon sorununu bir de burda eklemek lazım.
Suzan Kardeş - Gelem Gelem: Bir yaz kampında, manitayla birlikte vasat bir canlı müziği arkada, konuşmamızı engellemecek şekilde elbette, isteseydim. bu parça gayet uygun olabilirdi. Ama bir albümde hiç istemiyorum.
Suzan Kardeş - Manitayla deminki modumuzdan sonra canlı müziği yapan "Haydi biraz hareketlenelim mi, ne dersiniz?" dedikten sonra bu şarkıyı söylüyor olsaydı hesabı istemek için saniyenin yüzde ikisi kadar bile zaman kaybetmezdim. Kötü bir müzik, kötü sözler.
Yasemin Yalçın - Taht Kurmuşsun Kalbime: Erkin Koray'ın müziğimize armağanı (biraz da kazığı diyelim biz ona) olan elektro bağlamanın etkisiyle "ne oluyor!" diye beni yerimden zıplatıp, bana "Acaba otostop çektim de, bir kamyonun içinde miyim?" diye bir iki saniye düşündürdükten sonra evde olduğumu farkedip şoku atlattıktan sonra, bu parçayı söyleyen Yasemin Yalçın mı yoksa meşhur tiplemesi Ali Can mı diye düşünüp durdum, hala da düşünüyorum evet.
Yılmaz Erdoğan - Telli Turnam: Gereksiz parlatmalar yapmadan, parçanın istediğini vererek yapılmış bir yorum. Sesindeki ajit-prop tarz bizi bazen onur Akın ve Yavuz Bingöl arasında gidip getirse de, dinlenebilen bir parça.
Perşembe, Ağustos 27, 2009
MOTORSİKLET KULLANIRKEN KASK TAKMAMAK
Bunun en büyük sebebi, motorsiklet kullanırken kask takmanın sadece kaza anında işe yarayacağının düşünülmesi gibi bir önyargıdır.
1. Motorsiklet kullanırken rüzgara direk maruz kalırsınız ve kask takmazsanız gözlerinizi kısmak zorunda kalacağınızdan bariz bir görüş kaybınız olur. hem dışarıdan gelecek tehlikelere, hem de etraftaki manzaradan maruz kalmanıza sebep olur. araba kullanırken yağmur yağdığında silecek çalıştırmadığınızı düşünün.
2. Kask takmazsanız, gözünüzü ve yüzünüzü dış etkilere direk maruz bırakırsınız. Bu, havada (çoğu insanın araba kullandığı için farkedemediği) çok miktarda bulunan kum, ağaçlardan düşen yaprak, küçük ağaç parçaları, kamyonların döktüğü kum ve taşlar ve bir arabadan atılmış yanık sigara olabilir (bu gerçekten çok fazla oluyor ve 2 kere üstüme gelmişliği vardır). Böyle bir durumla karşılaşmamanızı ümidederim, bırakın çok yüksek hızları, 80 gibi bir hızla giderken gözünüze giren bir çöp, yüzünüze çarpan bir yaprak yaralanmanıza sebep olacağı gibi, kaza yapmanıza sebebiyet verebilir.
3. Rüzgarın bir ikinci etkisi olarak, yüz felci, kask takmayanlarda daha çok görülmektedir.
4. Dışarının gürültüsüne rüzgarın da gürültüsü eklenerek, gürültüye bağlı sağırlık ve orta kulak iltihabı gibi hastalıklara yol açabilir (böyle deyince pek az bir ihtimalmiş gibi görülüyor olsa da yüksek ihtimal).
Buraya kadar daha kaza olmadan kaskın neden gerekli olduğunu aklıma geldiğince yazdım şimdi bir iki ufak şey kaza durumu için ekleyeyim.
5. Artçılar için (motor sürücüsünün arkasında oturanlar): Motorsiklette artçıların ölme oranı daha fazladır. bir kaza anında motorsiklet sürücüsü gidona tutunduğu için, motorsikletten fırlama ihtimali artçıya göre daha azdır. En ufak bir kazada artçı motordan ayrılıp düşecektir ama sürücü gidona tutunarak kurtulabilir.
6. Nerede olduğunu hatırlamadığım bir istatisliğe göre motorsiklet kazalarının %70'i 3000m. içersinde olmaktadır. Bu, adam gibi motorsiklet kullanan motorsikletçilerin, "bakkala giderken bile kask takacaksın!" mottosunun hiç de sebepsiz olmadığını gösteriyor. 3000m. hakikaten çok kısa bir mesafedir.
7. Herhangi bir düşme halinde genellikle ilk olarak kafamız darbe alır. 2 metre yukarıya sıçradıktan sonra, 50 kiloluk bir insanın 500 kiloya yaklaşan basıncını yerde kasksız bir kafayla karşılamayı gerçekten istemezsiniz.
Şimdilik motorsiklette kask kullanılmaması sonucu olabilecek şeyler hakkında yazabileceklerimi, kasksız motor kullandığı zaman görüntülenen Arto'nun kendisinden hiç beklenmeyecek bir seviyede verdiği cevapla bitirmek istiyorum.
Gazeteci: Arto Bey, kask takmamışsınız?
Arto: Kaz kafalıyım da ondan.
Çarşamba, Ağustos 19, 2009
CİMRİ İLE TUTUMLU ARASINDAKİ FARK
Cimri kişi ile tutumlu kişi arasındaki farkı gayet iyi bilir ya da hissederiz. Ama bir anda sorulduğunda arasındaki farkı açıklamakta zorlanırız. Bunun bence en büyük sebebi, tutumlu ile cimri arasındaki farkın "harcama" şekillerinde değil, "elde etmeye" bakış açısındaki fark oluşudur. Cimri ile tutumlunun arasındaki harcama farkını yaratan şey elde etmedeki güdülerinin farkıdır.
Cimri için, sahip olduğu şeyin niteliği(muhteviyatı) değil niceliği(mi ktarı) önemlidir. Cimrinin "neyi" biriktirdiği, bir süre sonra önemini yitirir ve "ne kadar" olduğu önem arzeder. Hayatında bir çöplük yaratır ve bu çöplük bir süre sonra zihninde de oluşur. Ama konuyu dağıtmadan zihin ile ilgili bölümü bir başka yazıya erteleyelim.
Tutumlu kişiyi düşündüğümüzde tutmak kelimesinden türediğini düşünerek "her şeyi tutan" gibi bir şey çağrıştırsa da burada asıl ifade edilmek istenen, bilinçli kontroldür. Tutumlu osmanlıca, muktesid demektir ve "iktisat yapan" demektir. çok benzeyen ikinci bir kelime ise muktesir ise kanaatkar demektir. Bu bakış açısıyla tutumlu demek, tutan değil, belli bir tutum içerisinde, belli bir bilinçli tutumla bakış açısı geliştiren kişinin özelliği olarak karşımıza çıkıyor.
Tutumlu ya da cimri olmanın harcama değil, alma şekli ile ilgili olduğunu söylemiştim: Tutumlu toktur, cimri ise obur. Cimri sürekli alır, işine yarasın ya da yaramasın her şeyin sahibi olmak ister. Alışveriş delilerinin tipik özelliği hep almaları ancak hiç elden çıkartmamalarıdır. Tutumlu kişi ise alırken, sanıldığının aksine çok daha rahattır ve defalarca düşünmez zira neyi istediğininn ya da neye ihtiyaç duyduğunun gayet iyi bilincindedir. Hiçbir şeyi kovalamaz, o sadece uygun anı kollar ve bu özelliği sayesinde gereksiz enerji harcamayarak her anlamda sağlıklı yaşar.
Tutumlu, cimri gibi, insanlara borç vermekten, dostlarına yemekler ısmarlamaktan, içilen çayın parasını ödemekten hiç çekinmez. Hatta, dostlarının acil ihtiyaç durumlarını o kadar önemser ve doğal algılar ki her zaman kenarda bu zor zamanlar için bir miktar saklar.
Cimri, her zaman yoksuldur. Varlık içinde yokluk tam bu kişiler için söylenmiş bir sözdür ve kendilerinden başka hiçbir müsebbip yoktur. Çevrelerine karşı ciddi güvensizlik duyarlar, varlıklarını bağladıkları miktarlar için çevredeki herkes ve her sosyalleşme uğraşı bir tehdittir ve bu yüzden asosyal ve ketum olurlar.
Cimrinin karşılığı, cömert değil, tutumludur. Kişi ancak tutumlu olduğu zaman cömert sayılabilir. Cömertlik ile savurganlık karıştırılır çünkü savurganlıkta, tutumluluktaki bilinç eksiktir her zaman. Halihazırda parası olduğu halde harcama yapana değil, kısıtlı imkanları olduğu halde harcama yapabilen kişiye cömert derim. Demek ki, cömertlik bir erdem değil, tutumlu olma erdeminin sonuçlarından biridir.
Cimri, elindekinin sahibi olduğunu sanır, tutumlu ise hiçbir şeye sonsuza kadar sahip olunamayacağını bilir. Bu yüzden, tutumlu kişi elindekiyle her zaman çok daha iyi vakit geçirir. Zengin bir cimriye nazaran çok fakir bir tutumlunun, her zaman daha mutlu bir hayat sürmesini sağlayan sebep budur. Çok kazanmadıkları halde evinde her zaman dostlarını, misafirlerini barındırabilen, onları doyurabilen, çok coçuklu ve içinde kimsenin açlıktan ölmediği evleri düşünün, mutlaka çevrenizde böyleleri vardır. Böyle bir yaşam sadece erdemle mümkün olabilir.
Tutumluluk zeka, cimrilik korku; tutumluluk neşe, cimrilik asık surat; tutumluluk umut, cimrilik mutsuzluk getirir.
Kral olup dilenci gibi yaşamaktansa, dilenci olup kral gibi yaşamayı tercih ederim ve bunu sadece tutumlu olarak başarabilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
