Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2022 Perşembe

Her Yazdığımızı İnsanlar Okumalı mı?

 Neden yazıyoruz?


Yazının bulunmasında en önemli itkinin, ekonomik ilişkiler olduğu bilinir. Kimden ne kadar mal alındığının ya da kaşılığında ne yapıldığının kaydını tutmak için yumuşak kilden tabletler üzerine çivimsi ekipmanlarla işaretlemeler yapılıp sonra fırınlanması fikri, yazının gelişmesine sebep oldu.


Ama, ekonominin önemi kadar başka şeylerin de önemli olduğunun farkına varmış olan insan yazıyı, ülkeler arası anlaşmalarda, önemli bulduğu olayları başkalarına, belki de gelecek nesillere, aktarmak için de kullanmaya başladı. 


Yani diyebiliriz ki yazı bir iletişim şekli olduğu kadar bir saklama aracı da… İnsan kendi hayatıyla ilgili kayıtları yazı yoluyla tutabiliyor. Bu aynı zamanda kendiyle de bir iletişim yolu açıyor. Bir defterime not aldığım bir düşünce 20 yıl sonraki bana bir mesaj olabilir. Unutmuş olduğum bir düşüncemi bana tekrar hatırlatıp, bir hatayı yapmamı bile engelleyebilir. Bu açıdan bakıldığında her not, gelecekteki kendimize bir mektup niteliği taşır.


Yazının bu işlevini bildiğimden ve hatta önemsediğimden, çevremin, “Bu kadar yazıyorsun, bir kitap niye yayınlamıyorsun.” Demelerini önemsemem. Zira kitap çıkarmak, insanın kendi kendine yazdığı notlara benzemiyor. Nasıl evde tekbaşımıza otururkenki halimiz tavrımızla, insanların arasına çıktığımızda halimiz arasında bir fark varsa kendi kendimize yazdığımız şey ile insanlara sunacağımız şey arasında bir fark olmalı. Kendine has bir disiplini, özeni içermek zorunda. Yazdığımız şey bir hikaye, deneme, şiir ya da roman olsa da değişmez bu. Onu okuyacak kişilerin, yazdığımız şeyle ilgilenmek için bir sebebi olacak mı, onlara yeni bir şey sunacak mıyız, hoşça vakit geçirecekler mi gibi soruları sormak, yazarın en önemli sorumluluğudur. 


Konuşurken bağlamından kopuk, gereğinden fazla ve beynimizi taciz edercesine davrananlara geveze diyoruz. Bu yazdıklarımız için de geçerli. Yazı gevezesi olmamak çok önemli.


Ücreti mukabilinde kitapların basıldığı bu zamanlarda bu uyarıyı not düşmek gerekiyordu. Şimdi siz sağ, ben selamet…

16 Haziran 2015 Salı

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali
Koray Onur
Sabahattin Ali, 1907'de doğdu, babasının bir yüzbaşı olması sebebiyle, eğitimini çok çeşitli yerlerde devam ettirdi. Çok gezmesi, onun hem Anadolu, hem de kent hayatını gözlemlemesine ve tanımasına sebep oldu. Çok okuyan bir kişiydi “(...)her zaman çok kitap okurdu. Tuvalette, otobüste, parkta, konuşmadığı her yerde.”1.

1928 yılında, Kültür Bakanlığı'nın açtığı bir sınavla hak kazanarak Almanya'ya öğrenime gitti. Bu dönemin, en önemli eserlerinden biri olan, kendisinin “novella” dediği, Kürk Mantolu Madonna'ya ilham verdiğini söylemek mümkündür. İki yıl kaldığı Almanya'dan döndükten sonra, Devlet Konservatuarı'nda dramaturgluk yaptı.
1945'de Aziz Nesin'in de yazarları arasında olduğu Marko Paşa'da, başyazarlık yaptı. 1948'de, hapse girdi, 3 ay hapis yattı. Can güvenliği'nden endişe duyarak yurtdışına kaçmak istedi ama Bulgaristan sınırında öldürüldü. Yakınları kendisinin Kırklareli'nde cezaevinde gördüğü işkence sonrası öldürüldüğünü ve suçun, Ali Ertekin'e atıldığını iddia etse de bu ispatlanamadı.

Makus Bir Yazar Portresi:

Sabahattin Ali, kendi isteği dışında olarak, solun bir simgesi haline gelmiş bir yazardı. Kendisinin ne kadar solcu olduğu da, özellikle günümüz şartları düşünüldüğünde, tartışmalı da olsa bu realite, sola darbe vurmak isteyenlerin işe Sabahattin Ali'den başlamalarına sebep olmuştur. Nihal Atsız'ın, Şükrü Saraçoğlu'na Sabahattin Ali'yi şikayet eden bir açık mektup kaleme alması da bunun örneklerinden biridir. Gönül isterdi ki İçimizdeki Şeytan'da, romanın kahramanlarından biri vasıtasıyla Sabahattin Ali'nin, Nihal Atsız'ı yerdiği gibi, edebiyat yoluyla, Nihal Atsız mukabele etsin. Ancak, maalesef, öyle olmamıştır. Bir kere daha şikayet/iftira kültürü, tartışma/muhakeme kültürünün önüne geçmiş, ne yazık ki, işe de yaramıştır.

Sabahattin Ali, solun ne derece simgesi olmuştur, bunu bilemeyiz, ancak şurası bir gerçek ki, Sabahattin Ali, bazı çevrelerin, “kutsal” adledilen değerler üzerinden bir aydın üzerinde tahakküm kurmasının mağduru olarak, mahalle baskısının bir sembolü olmuştur.

Söz konusu dönem, birçok aydının, can güvenliklerinden endişe ederek yurtdışına kaçtığı bir dönemdir. Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Nazım Hikmet, Tan Gazetesi olaylarının mağduru olan Sertel Ailesi gibi örneklerin yanında Sabahattin Ali de bu yolu seçmiştir. Ancak, onun kaçma girişimi, hala tartışmalı olan bir şekilde, ölümle sonuçlanmıştır.

--------------------------------------

1Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De yayınevi Mart 1986

27 Mart 2010 Cumartesi

Derviş ve Ölüm, Okuma Oyunu Üzerine *

Tiyatromuzun sahnelerinde izlediğiniz, Derviş ve Ölüm'ü bu kez, bir okuma tiyatrosu olarak sunuyoruz. Bu çalışmadaki oyuncuların, oyunun sahne versiyonundan tamamen farklı olarak seçilmesi, metnin her yorumcuyla, her seslendirilişinde bir başka "şey" olduğunu vurgulamamıza yardımcı olurken, sizlere bu vesileyle farklı bir versiyon sunmuş olmak gibi bir avantaj barındırıyor.

Oynayan bir oyunun, okuma oyunu olarak yorumlanması, gereksiz gibi görünebilir. Ancak, burada tiyatro metninin, değişik şekillerde değerlendirilme şansının olabileceğini bir kere daha göstermek istiyoruz. Oyunun aynı çatı altında iki değişik versiyonuyla karşılaşmayı da, bir zenginlik olarak değerlendirmek mümkün.

Tiyatro, simge ve alegorilerden mümkün olduğunca faydalanan bir sanat. İşin alegorisi ise, yazarın, iktidar ile faziletli olmak kavramlarının çatıştığı noktayı anlatırken ana kahramanı bir derviş olarak kullanması. Bir diğer önemli alegorik değer, dervişin başında olduğu mevlevi tekkesi. Böyle bir iktidar mücadelesinin, hayatın değişik mecralarında, değişik dozlarla karşımıza çıktığını görmemiz için, çok uğraşmaya gerek yok.

Oyunun bir kişiyi değil, o kişinin şahsında tüm insanlığı anlattığından hiç şüphe duymadım.

Saygılarımla...

Koray ONUR

*Okuma oyununun broşüründen.
Not: Okuma oyununda kullanılan müziklerin tamamı için BURAYA tıklayınız.

21 Mart 2010 Pazar

NİHAN AZİZLERLİ ROMANI, KEHANET.


Son günlerde elime geçmiş, rahat okunabilirliği sayesinde altı günde bitirebildiğim hoş bir roman. Azizlerli, klasik arkeoloji eğitiminin getirilerini kullandığı romanında, Sır Sahipleri adında bir yeraltı örgütünü anlatıyor.

İstanbul'un 3. ve 4. yüzyıllarına yayılmış olan romanda, günümüzdeki bir istanbul hikayesi de paralelde akıyor.

Bir romana göre, mekanlar ve dönemin terimleriyle ilgili yapılan dipnotların fazlalığı okumayı kesintiye uğratsa da, İstanbul tarihiyle ilgilenen biriyseniz, bu dipnotlar oldukça hoşunuza gidecek demektir.


Nihan Azizlerli'nin eline sağlık diyorum.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Çöplüğün Generali, Bir Oya Baydar Romanı


Öncelikle şunu söylemeliyim ki, bu bir kitap tanıtımı ya da bir eleştiri değil. Sadece romanı okudum ve okurken bir yandan notlar aldım. Sadece, bu notların biraz derlenip toplanmış hali. Bunları paylaşmak istiyorum.

Daha önce Oya Baydar'ı okumamıştım. Benim için, Türk Romanı'nın ve Türk Solu'nun dikkate değer isimlerinden biri olmuştur. Bir de, geçtiğimiz günlerde Taraf Gazetesi'ndeki köşesinden, yine aynı gazetenin genel yayın yönetmeni olan Ahmet Altan'a kızdığı için (şimdi olayı burada anmak gereksiz) istifa ettiğini biliyorum.

Yeni açılan ve bence gelecek vadeden (benim www.yazar.com'daki zamanında yaptığımız çalışmalara da benzediğinden sempati duyduğum) bir site olan www.sabitfikir.com'da, oya Baydar'la bu roman hakkındaki röportajı dinledikten sonra hemen alıp okumak, ihmal ettiğim bu yazarla tanışmak istedim.

Çöplüğün Generali, içinde bitmemiş bir romanı da barındıran, roman içinde roman tekniğiyle yazılmış. Bu bitmemiş roman, bütün eserin ilk bölümünü (yarısından fazlasını) oluşturuyor. Her yerinde bombaların ve mermilerin gömülü olduğu ülkeden, birbirini takip eden bazı patlama ve bu patlamalara ucundan kıyısından bulaşmış insanların başına gelenleri anlatan, bölümlerden oluşan bir hikayesi var.

Bu ilk bölümün, iyi olmadığını düşünüyorum. Yani romanın asıl kahramanını etkileyen bu roman beni etkilemedi. Hem de, şu Ergenekon Davası kapsamında bulunan silahları her akşam haberlerde izliyor olmama rağmen, etkilemedi. Etkilemedi çünkü, hikayelerin nasıl biteceğini daha ilk baştan biliyoruz, ve bu sonunu bildiğimiz hikayedeki karakterler de, öyle bizim ilgimizi çekebilecek ilginçlikte değil. Bunlar, enteranlık barındırmayan, alelade hikayeler olmuş.

Kitabın ikinci bölümünde ise ne bir polisiyedeki heyecan, ne de klasik bir romandaki derinlik var. Raslantı eseri, Eski Şehir'den kalma çöplüğü bulan ve orasıyla ilgili araştırma yaparken başından geçenleri anlatan bir bilim adamını anlatıyor bölüm. Zaten romanın asıl karakteri de, adamımız.

Romanın kahramanları ve bunların aralarındaki ilişkiler malesef bir romanda görmek isteyeceğimiz derinlikte olmadığından okurken doyurmuyor. Olaylar da bu "üstünkörü" geçişten nasibini almış zaten.

Yazarın röportajında da söylediği gibi "Gerçek olaylar, kurgu olaylardan daha aşırı, daha az inandırıcı geliyor insanlara" fikrine katılıyorum. Ama bu mottoyu romanda o kadar sık tekrarlıyor ki, "Yeter yahu! Anladık!" diyesi geliyor insanın. Bir şey, bazen okuyucuya küçük küçük verilmeli, gözümüze sokulması insanda aptal yerine konuluyormuşuz hissi yaratıyor.

Roman, belli ki, Ergenekon Davası'ndan etkilenmiş bir yazarın kaleminden çıkmış. roman boyunca bu davaya ilişkin direk temaslardan kaçınılmış olmasını ise takdir ediyorum.

Çöplüğün Generali'nin insana çok zevk veren bir roman olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki, yazarın kendisinin de ifade ettiği gibi, "Kurgusu düz." bir roman olmasından, belki söylemek istediği şeyin çok derinlikli işlenmemiş olmasından... Ancak Çöplüğün Generali, insanlara tavsiye edebileceğim bir roman değil.

Koray Onur