politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2014 Cuma

SOĞAN TARLASI VE IN DIVERSITATE*

Adamın çocuğu, çevresindeki arkadaşlarının çokluğu ile övünüyordu. Adam ise, ona, arkadaşın çokluğunun önemli olmadığını, güvenilirliğinin ve bağlarının sıkı olmasının önemli olduğunu anlatacak bir ders vermek istedi. Bir horozu kesip, çuvalın içine koyarak, çocuğuna verdi, “Şimdi git. Arkadaşlarının evinin kapısını çal, bakalım sana yardım edecekler mi?” dedi. Gerçekten  de çocuk hangi arkadaşının evine giderse gitsin, sırtındaki kanlı çuvalı gören, kapıyı yüzüne kapatıyordu. Çocuk dönüp babasına, “Haklıymışsın baba, benim dostum yokmuş.” dedi. Adam “Daha bitmedi.” diye cevap verdi. “Şimdi al çuvalı sırtına, şurada falancaya git, benim selamımı söyle.”
Çocuk babasının dediğini yaptı. Kapıyı açan kişiye babasının selamını söyleyince, adam  etrafı kolaçan ettikten sonra, “Gir içeriye!” dedi. Evinin bahçesine bir çukur kazdı, çuvalı gömdükten sonra da çukur belli olmasın diye, üzerine soğan ekti.
Çocuk müthiş bir duyguyla basının yanına gitti, olanları anlattı. Babasını dinlemediği için özürler diledi ve gerçek arkadaşlığı bulmaya çalışacağını söyledi. Babası, oğluna “Daha bitmedi, şimdi git tekrar. Kapıyı açınca ona benim selamımı söyle ve bir tokat at.” Durum çocuğa ne kadar inanılma gelse de, babasına güvenip gitti, adam kapıyı açar açmaz, suratına tokadı indirdi ve “Babamın selamı var.” dedi.  Adamcağız ne olduğunu şaşırdı, sinirden alı al moru mor oldu... Kendini toparlamaya çalışarak çocuğa şöyle dedi “Git babana söyle, biz dostumuzu, bir soğan tarlasına satmayız!”
Bu hikayenin gücünü aldığı nokta ilginç gelmiştir bana... Çünkü, arkadaşlığın gereği olarak , bir suçu gizlemenin doğru olduğunu anlatır. Üstelik etkiler de... Ben bu hikayeyi her zaman anlatırım ve insanların yüzündeki, o, duygulanmış, etkilenmiş ifadeyi görürüm. Bunu anlattığım kişiler, soğan tarlasının sahibini garipsemek şöyle dursun, ona faziletli bir insana duydukları hayranlığı duyarlar.
Sonra gerçekte ne olduğunu anlatırım. Yani bir suçu gizlemek doğru mudur? Ortada bir cinayet varsa, o zanlıya yardım mı etmelidir? Zira hukuk, bu konuda gayet açıktır. Katil, bir suçludur ve ona yardımcı olmak bir erdem değil, suça ortak olmaktır.
Bu soruları tartışmaya başladığımda da her zaman aynı şey olur. Bu sefer, demin hayranlık duydukları kahramanımız bir suçlu olarak görülmeye başlanır ve bunda fikir birliğine de varılır.
Fatmagül Berktay'ın, Antigone'de Adalet (Dike) ve Kibir (Hubris)** adlı yazısında, Kreon ve Antigone hakkında yaptığı, özellikle İki Ahlak ve Adalet Anlayışı, bölümündeki fikirleri, aklıma işte yukarıdakileri getirdi: Öyle ya, Berktay'ın yazısında da belirttiği “Kreon'un simgelediği insan yapısı kural ve yasalar ile Antigone'nin simgelediği yazılı olmayan, Tanrısal (yazısız, doğal) ahlakın adaleti.” arasında bizler, topluluklar, toplumlar, ülkeler kalmakta. Adalet ülküsü arayışındaki hukukun, sürekli kendini güncelleyen yapısı da bu dengelerin ve değerlerin,  zamandan zamana; mekandan mekana değişiklik göstermesinden kaynaklanıyor.
Yukardaki hikayeyi anlattırken beni dinleyen insanların da bocalaması, onların yazılı ile yazısız kanunların arasında kalmasından başka bir şey değil.

Söylenceye göre, Konfüçyus'a, bir Avrupalı, “Bizde bir baba cinayet işlese, oğlu onun alehinde mahkemede şahitlik eder.” diyerek, hukuk sistemlerine olan güveni dile getirince, Konfüçyus, “Biz böyle bir şey yapmaktan utanç duyarız.” diyerek, Antigone ile Kreon'da simgelenen ikileme bir taş daha ekliyordu.

IN DIVERSITATE
Fatmagül Berktay'ın, ta kendisi...
İkibinli yılların başında UNESCO'nun “Kültür Vasıtasıyla Ulaşmak ve Çeşitliliği Kutlamak” sloganlı bir kampanyası vardı. Bu “janjanlı” sloganı beğeniyor ve benimsiyordum, ama bir eksiklik vardı. Sonradan üzerine düşünmeyi dahi unuttuğum bu konu, Fatmagül Berktay'ın, Sahiplenici Bireyden, Düşünen Yurtdaşa*** adlı yazısında, UNİVERSITAS, IN DIVERSITATE bölümünü okurken, öğrendiğim in diversitate kavramıyla aklıma yeniden düşüverdi. Latincede, çeşitlilik içinde birlik demek olan in diversitate, bana UNESCO'nun sloganında rahatsızlık veren şeyi buldurdu. Sözkonusu slogan, tüm güzelliğine rağmen, birlik duygusuna vurgu yapmıyordu. In Dıversitate, eksikti.
Politika okumanın, üzerine düşünmenin birleştiriciliği, tüm bunları gözönünde bulundurunca, ister istemez, ortaya çıkıyor. “Düşünen Yurttaş” olma yolunda talepkar olmanın kuşkusuz önemi büyük, ama bunu belli bir dizgeyi kurarak yapmak, en azından sağduyunun gereği değil midir? Siyaset eğitimi, belki de en önemli işlevini, bu dizgeyi yaratarak görüyor.
Birleşmenin, asimilasyondan değil, bilakis, kendini iyi şekilde ifade etmekten geçtiğini biliriz bilmesine, ama zor olaran da zaten kendini ifade etmenin öğrenilmesi... Kendi, eleştirel, duygusal ve iradi varoluşunu oluşturmak çok çetrefilli, yokuşlu bir yol. Öyle ki, çoğu insan bu yolu yürümek yerine, onlar yerine düşünen bir “Baş”; yolu onun yerine gözleyecek bir “Bakan” yaratmakta son derece kabiliyetli.
Eğer birey, eleştirel, bilinçli, düşünceli, sorumluluk sahibi olsaydı ne “Baş”, ne “Bakan”, ne de “Başbakan” bir sorun teşkil etmezdi. Oysa o teşkilat, bir bilinçten değil, bilinçsizlikten müteşekkil, çoğu zaman.
Demek ki siyaseti anlamak, hayatı anlamak çabasının, felsefe ve sanatla birlikte en önemli uğraşı. Nermi Uygur'un isabetle ifade ettiği gibi, “ Önünde sonunda başka-sevgisine yönelmeyen eğitim; bir yerden sonra kof bir tınlamadır.”**** ve bu koflaşmayla savaşmada başat kavram, “In Diversitate” olsa gerek.
Soğan tarlasından etkilenip, hukuka da inanan çeşitliliğin, iradesi ve fikri özgür insanlarca tartışıldığı bir Dünya, siyaset sanatıyla mümkün.


Koray ONUR

*Latince, çeşitlilik içinde birlik.
** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
*** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
**** Nermi Uygur, Denemeci, YKY

19 Haziran 2013 Çarşamba

DÜNYAYI CEBİNDE TAŞIYAN NESİL

Baba (!)
İnsanımız,uzun bir süre boyunca,  bir başkanın ya da başbakanın, “baba”lık özelliği olması gerektiğini düşündü. Bu, Osmanlı’dan miras bir fikirdi. Her şeyi devletten bekleyen bir kolaycılıkla birlikte, sorgulamamanın, körü körüne devlet bağlılığının, teba olmanın kalıntıları “Sen, bizi yönetenlerden daha iyi mi bileceksin?” yaklaşımıyla kendini gösteriyordu.


Tonton (!)
1980 sonrası, özellikle Turgut Özal’ın başbakanlığı süresince, daha “Tonton!” bir devlet yaklaşımı hakim oldu.Bu “Tonton”luğun da bir sebebi (ya da bedeli) vardı: Götürücülüğün, devlet dairelerindeki rüşvetin bizzat başbakanın  “ Benim memurum işini bilir.” söylemiyle legalleştiği, kurumların içinin çürümeye başladığı ama yüzeyde otobanların yapıldığı 2. köprülerin hayata geçtiği bir dönem... Halk kendini ister istemez şöyle teselli ediyordu “Adam yiyor, ama hizmet de yapıyor.”


İktidarın başındaki bakanlar ve bakanlıklar, milletvekilleri sanki bize hizmet etmek için aday olmuş insanlar değillermiş, bambaşka işleri varken aslında lütfedip bize hizmet de ediyorlarmış, eh bunun karşılığında biraz da kendi ceplerini haklı olarak dolduruyorlarmış gibi bir batıl inancın n


eredeyse toplumun tüm damarlarına nüfuz ettiği bir kültürel dönemeçten sonraki ekonomik bocalama sürecinin meyvelerini de toplayan AKP, işte böyle bir zamanda başa geldi.


Tepeden bakan
Ancak toplumların da bir evrimi olduğunu hiçbir zaman göremedi AKP. Evrim kuralı gereği, her nesilde işe yaramayan organların köreldiğini, işe yarayanların ise güçlendiğini idrak edemedi.


Yeni nesil AKP’nin eline doğmadı belki ama, kendilerini bildiklerinde AKP’den başka da bir şey görmediler. Onlar ne Özal’ın “Tonton”luğunu; ne Demirel’in şapka destekli “ Baba”lığını gördüler.


Ama bu yeni nesil Türkiye’de doğmadı, bu yeni nesil, sınırsız bir haberleşme ağının içine doğdu. Her bilgiye istedikleri zaman ulaşabilen; kendilerine sunulan dışında dünyanın her yerindeki yorumları beyin süzgecinden geçirmeye muktedir olarak doğdu bu nesil. Haliyle doğar doğmaz dünya vatandaşı oldular, dünyanın her yerine onları götürebilecek pasaportları olan bilgisayarlar önce çantalarına, sonra ceplerine girdi.


Tüm dünyayı cebinde tutan birisi, artık bir başbakanın ona ileri geri konuşmasına “Ananı da al git”; “En az üç çocuk yap.”; “Ben senin dindar olmanı istiyorum.”; “Taraf olmazsan bertaraf olursun.” gibi laflara pek papuç bırakmaz.


Cebinde dünyayı taşıyan biri, eğer geçmişte devletin ağır yumruğunu orasında burasında hissetmemişse, hiçbir şeyden korkmaz.


Cebinde dünyayı taşıyan biri; başbakan dahi olsa bir şey söylemek istediğinde, onu karşısında kendisine kıymet verir bir şekilde bulmak ister. O ne baba ister, ne de “yese de hizmet eden” bir bürokrat; o, her şeyden önce dikkate alınmak ister.


Cebinde dünayayı taşıyan nesil; karşısında bir “insan devlet” görmek istiyor. İstediği zaman konuşabileceği, yeri gelince geri adım atıp özür dileyecek bilgelikte bir devlet istiyor.

Talep bu!


Talep yeni bir devlet adamı şekli.

22 Haziran 2010 Salı

UMUT KIRAN YANSIMALAR yahut BİR YAZARIN SESLENİŞİ

Kısa, rahat anlaşılır, anlatmak istediğini net bir şekilde ortaya koyan; hasılı, gevezelik etmeyen konuşmacıyı da, yazarı da seviyorum. Kafasındakileri netleştirmiş, katılsak da, katılmasak da, söyledikleriyle bizi düşünmeye sevk eden insanlardır bunlar.

Ferruh Sidar'ı, önceden hiç tanımazdım. Hala da çok tanıdığım bir yazardır diyemem, ama bende yukarda anlattığım türde bir yazar intibaı oluşturduğunu söyleyebilirim. Umut Kıran Yansımalar adıyla, kendi olanaklarıyla bastırılmış gibi gözüken bir deneme kitabı elime geçti. Başladığım gibi, bir deneme, bir deneme daha derken kitabın sonuna geliverdim. Zaten bu tür yazarların ortak bir özelliği de, bir solukta okunabilmeleridir.

Politika, sanat, demokrasi, hüzün, aşk gibi evrensel konuları ele alırken, kişisel bakışını her zerresinde hissettirdiği bu denemelere bir şekilde ulaşmış olmayı kendime şans adlediyorum. Ama insan, nice böyle değerli yazar ve düşünce insanının, henüz bizlere ulaşamadan sönüp gittiğini düşünmeden edemiyor. Umut Kıran Yansımalar ise, bu yönüyle umut veriyor bizlere.

Ferruh Sidar, fikirlerini açıklarken doğruyu arayan, onları, kimsenin hoşuna gitmeye çalışmadan, ağırbaşlılıkla aktarmaya çalışan bir yazar olarak gözüküyor.

Umut Kıran Yansımalar, özellikle şu tarihlerde okunması gereken çalışmalardan biri.