12 Mayıs 2014 Pazartesi

KAÇMAK VE GERİ ÇEKİLMEK ARASINDAKİ FARK

Sanırım kaçmış!
Genellikle mücadele ve savaş ortamlarının iki önemli kavramı olsalar da, kaçmaktan ayrı olarak, geri çekilmek, her tür ilişkinin (kişinin kendisiyle, başkasıyla ilişkileri, aşk, iş ilişkileri, ulusal ve uluslararası ilişkiler, kültürel ilişkiler vb.) barış ortamlarının da çok önemli bir kavramı.

Birbirleriyle sık sık karıştırılmalarını anlamak zor değil ama yine de hangisinin kaçmak, hangisinin geri çekilmek olduğunu ifade ederken, bizim bakışımızın derinliği mühim. Zira sığ ve yüzeysel bir bakış açısı bize olanı sadece kaçış olarak gösterebilir.

Halbuki, iyi bir saldırının olduğu gibi, barış ortamının da koruyucusu geri çekilmek. Tabii ki, zihinsel, psikolojik, fiziksel olarak da karmaşık bir süreç. Bu hem geri çekilen, hem de onu izleyen için böyle.

Geri çekilmenin, kaçmaktan en önemli farkı pasif değil, aktif bir fiil olması ve her halükarda tekrar atak yapmayı barındırmasıdır. Şu öyküye bakalım:

"Diyojen bir gün, dar bir köprüde, zengin bir züppe ile karşılaşır. Züppe kişi, Diyojen'in berduş halini görünce böbürlenerek, 'Ben bir serseriye yol vermem.' der. Diyojen ise adama yol vererek şöyle der, 'Ben veririm'."

Şimdi, hikayedeki köprüye, olayın ne olduğunu görebilecek kadar yakın, ama söylenenleri duyamayacak kadar uzak olduğumuzu düşünelim. Diyojen'in, bu kendini beğenmişe yol vererek korkak bir "kaçış" sergilediğini düşünürüz.

Bilgi eksikliği, birçok geri çekilişin, insanlar tarafından kaçış olarak algılanmasına yol açan en önemli etkenlerden.

Peki, konuşulanları da duyacak kadar yaklaşırsak? Kazandığmız bu yeni boyutla anlayışımız sığlıktan kurtulur, Diyojen'in tavrının eleştirel bir atak barındıran, esaslı bir geri çekilme olduğunu anlarız. 

Korkak kaçar; akıllı geri çekilir.

Kaçarken sağa sola takılmak mümkündür; ama geri çekilirken önünüze bakıp, en az zararı görürsünüz.

Ve ayrıca, iyi bir sıçrayış için, biraz geri çekilmek gerekir.

Koray ONUR


8 Mayıs 2014 Perşembe

TİYATRO EĞİTİMİ ÜZERİNE TEZLER 2 : GELENEK

Gelenek, derleyici-toplayıcı bir kavram olmasına rağmen kendi içinde bazı tehlikeler de barındırır. Çünkü, ismiyle müsemma, "Böyle gelip, böyle gitmek."den alır gücünü. Bilimsel değildir ve sadece konjonktürün, yerleştirdiği kurallar bütünün yıllar içinde kemikleşmesinden doğar.

Gelenekçi toplum ve topluluklar yavaş gelişir. Bir geleneğin değişmesi/düzelmesi, ortadan kalkması, yazılı bir kanun siparişi ya da bilimsel bir bilgi gibi, aksi ispatlanınca olmaz çünkü.

Gelenekten kaynaklanan türlü kötü vakaların (namus cinayeti, kan davası vb.) toplum ve insanlık için zararlı olduğu herkes tarafından kabul edilse de, ortadan kalkmasının zor olması, hatta toplumun bu değişimlere, geleneksel muhafazakarlıkla direnç göstermesi, geleneğin yerleşikliğinden kaynaklanır.

Ülkemizdeki tiyatro eğitimi gerek konservatuar bazında, gerek sahada, gelenekselci ve bilimsellikten uzak bir yapıdadır. Bu tarihsel bir gereklilikten doğmuştur kuşkusuz (bunun neden böyle olduğunu önceki yazı olan, Kaht-ı Rical'de anlatmıştım), ama bu gerekliliklerin çoktan ortadan kalkmış olmasına rağmen, tiyatro eğitimi evrimsel bir özellik göstermemiş, gelenekçi yapısını bu zamana dek korumuştur. Bana göre bu tezimin en önemli ispatı, konservatuar mezunlarının, okullarındaki metodik yöntem üzerine konuşmak yerine, hocalarının isimlerini vermesidir. Öğrenci, kendini yöntemle değil, hocayla tanımlamaktadır, biz de hocanın adını duyunca sözkonusu kişinin nasıl bir eğitim aldığını anlarız(!).

Referansı, yöntemler değil, isimler olan bir eğitim sisteminden bilimsellik beklemek şöyle dursun, şahısların
keyfiyetine bağlı, bir eğitim sistemi yıllardır okullarımızda sürüp gitmektedir. Sözkonusu vaziyeti, bir usta-çırak ilişkisi olarak tanımlamak ise, ya usta çırak ilişkisinin ölünceye kadar süren ve hayatın her alanıyla ilgili bir şey olduğunu bilmemekten ya da bağnazca bir sorgulamama halinden kurtulamamaktan başka bir şeyle açıklanamaz.

KAÇINCI TİYATRO JENERASYONU?

Sanatta jenerasyon, eğitim kuşağı üzerinden olur. Yani hesap akrabalık ilişkilerindeki gibi yapılmaz. Hoca, baz alınarak yapılır.

Modern Türk Tiyatrosu'nun kurucusu, Muhsin Ertuğrul.
Modern anlamda Türk Tİyatrosu'nun başlangıcını Muhsin Ertuğrul olarak aldığımızda, ve bir tiyatro jenerasyonu rakamlandırması yapmamız gerektiğinde, şuan benim gibi otuzbeş yaşında olan biri üçüncü jenerasyondur: Çünkü benim hocamın hocası, Muhsin Ertuğrul'du.

Bir sanat dalı için üçüncü jenerasyon çok kısa bir zamandır ve bu değerlendirmeye göre, ülkemizdeki tiyatro yaşantısını bir insan gibi düşünecek olursak, sanırım ülkemizde tiyatro, henüz emeklemeye bile başlamamış bir bebektir.

GELENEKLERİN DİZAYNI

Bu kadar yeni bir sanat oluşumunun içinde, geleneklerin dizaynı, gelenekçilikten çıkıp etik kurallara tabi bir düzenin dizaynı ayrı bir önem kazanır. Yapılması gereken de tam anlamıyla budur. Çünkü bu ağaç, yaşken eğilecek.

Birkaç yıl önce Haluk Bilginer, 46 dergisi'ne verdiği röportajda,  "Ben 'Babam öldü ama hâlâ sahneye çıkarım' yavşaklığına asla inanmam. Ben babam ölürse sahneye filan çıkmam, k.çımı yesin herkes. Bu kadar içini yakan bir şey varken, 'Çok üzgünüz ama show must go on' demek, bırakın bu işleri yani..." demiş, çok büyük tepki almıştı ve tabii ki konunun tartışılmasına da yol açmıştı. Bu tarz çıkışlar, tiyatromuzun  gelenek zafiyetini toparlamak yönünde bir çabanın sonucudur ve son derece yararlıdır. Ancak bir eleştiriye hiç de haketmediği dozda yüklenerek onu suspus etmek, sanatsal estetiği, kendi tekelinde sanan zevat tarafından o kadar sık tekrarlanan bir iştir ki, orantısız bir güç kullanarak eleştirileri bertaraf etmek, bir refleks haline gelmiştir.

GÖSTERİ DEVAM EDECEK! (Show must go on!)

Show must go on, deyimi, Türkçe'ye, hiç de rastlantı olduğuna inanmadığım bir şekilde, "Gösteri devam etmeli." olarak yanlış çevrilmiştir. Ama İngilizce'de zorunluluk belirten "must" kullanılması sebebiyle, doğru çevirisi, "Gösteri devam edecek!" şeklinde olmalıdır. Kaldı ki ülkemizde bu sözün uygulaması da "geleneksel" olarak zorunluluk şeklinde olmuştur, olmaktadır. Oysa bu, son derece netameli bir anlayıştır.

Ne olursa olsun gösterinin devam etmesi gerektiğini söyleyen bu "tabu"; hangi koşullara bağlı olarak uygulanacağı hiçbir şekilde belirlenmemiş gösterilere sanatçıyı zorunlulukla bağlayan; tiyatro yapmayı kutsal bir yere koyan "tiyatro bağnazları"nın amentüsü olan bu kalıp, bütün dokunulmazlığı ve tartışılamazlığıya sahne sanatçılarının tepesinde bir giyotin misali durmaktadır.

Bir kere sanat, kutsal bir olgu değildir: Sanat, dünyayı etkileyen dinamiklere sahip olacak kudrette yaratıcılıklara gebe bir olgu olabilir, ama bu onu kutsal yapmaz. Başka hiçbir realite, doktrin yahut disiplinden haberi olmayan; bir masaya oturduğunda hasb-el kader mensubu olduğu sanattan başka konuşacak bir şey bulamayan sanatçıların meyyal olduğu gibi, aşık olunacak bir şey de değildir. Sanat, eğrisi-doğrusu; eni boyu incelenerek yapılması gereken bir doktrinler bütünüdür ve ona bir vahiy değil, bu şekilde muamele etmek gerektir.

Mevcut sanat düzeninden farklı anlayışlarla bezenmiş fikirleri, değişimleri, gelenekçi değil, deneysel, eleştirel yani bilimsel bir şekilde karşılamalı, antitezlerimizi bu motivasyonlarla sunmalıyız.

Koray Onur

26 Nisan 2014 Cumartesi

GİZLİ İŞSİZLİK VE GİZLİ BEKARLIK


Önce, gizli işsizlik denen bu nadide iktisat terimi nedir, onu öğrenelim:

İşte bunlar hep, gizli işsizlik...
"Bir ekonomide bulunan bazı kişiler işsiz sayılmaları gerekirken, bir işyerinde ya da tarımsal köylü işletmeleinde şu ya da bu biçimde bir iş yapar görünebilirler. Ancak, bunlar toplam üretime bir katkıda bulunmazlar. Bunların üretime katkıları ya sıfırdır ya da sıfıra çok yakındır. Gizli işsizlikten, bir ekonomide çalışır göründüğü, hatta yararlı şeyler üretimine yardımcı olduğu halde, üretkenliği sıfır olan insanlar anlaşılır. Yani, bu insanların üretimden çekilmeleriyle üretimde herhangi bir azalma sözkonusu değilse, o ekonomide gizli işsizlik var demektir. "Genellikle azgelişmiş ülkelerde görülen 'gizli işsizliği', bir ekonomide marjinal verimi sıfır olan işçilerin bulunması olarak tanımlamak olanaklıdır." (Bu alıntıyı yaptığım yerin linki için buraya tıklayabilirsiniz

Yukarıdaki gibi bir tanım varken ben de uzun uzun anlatmak istemedim, bir yerde çalışıp, ama aslen, boşbeleş birine gizli işsiz deniyor. Gerçi bunun tam tersi durumlar da var, yani hiç iş yapmaz görünürken aslında üretimin çok büyük kısmında rol oynayanlar da (sanatçılar olabilir mi misal?), ama bu başka bir yazının konusu olabilir elbette.

Ben, gizli işsizliğin hayatımızdaki birçok konuya bağlanbilecek, dişil bir terim olduğunu, oldum olası düşünmüşümdür. Ama sanırım kadın erkek ilişkilerinde mükemmel bir yeri var: Gizli Bekarlık...

Bunu da uzun uzun anlatmak gereksiz, yukardaki tanımı uyarlayarak, konuyu size anlatmam mümkün:

Gizli bekar...
Bir aşk ilişkisinde bulunan (sevgililik, birlikte olmak, aşk yaşamak, evlilik vb.) bazı kişiler aslında ilişki yaşamadıkları halde toplum nazarında, biriyle birlikte, ya da evli gözükebilirler. Ancak, aslında bunlar birliktelik türleri içine bedenen ve ruhen bir katkı sağlamazlar. Bu kişilerin bulundukları ilişkilere katkısı sıfır ya da sıfıra çok yakındır. Gizli bekarlıktan, bir sevgiliisi, eşi olduğu halde aslında mevzuyla hiç alakası olmayan kişiler anlaşılır. Yani bu insanlarla ilişkinizin bitmesiyle pratik hayatınızda ve ruhi durumunuzda büyük bir boşluk oluşmuyor, hatta daha rahat bir nefes aldığınızı görüyorsanız o ilişkide gizli bekarlık var demektir. Genellikle ahlak dayatması yüzünden yada artistlik olsun diye başlanan ilişkilerde görülen "gizli bekarlık" bir ilişkide o ilişkiye katkısı sıfır olan kişilerin bulunması olarak tanımlamak olanaklıdır.

Şimdi, "Gizli Bekarlar" düşünsün!!!

Koray Onur

25 Nisan 2014 Cuma

BİR KÖPRÜ İLE BİR YAZAR ÜZERİNE, TİYATRO GÜZELLEMESİ

Arda Aydın'ı izlemek her zaman iyidir.
23.Nisan'daki tatili İstanbul'da farklı bir şekilde değerlendirdim. Kocaeli Şehir Tiyatrosu'nda çalıştığım dönemde, Genç Sahne'de öğrencim olmuş arkadaşlarla buluştuk. Eh, tiyatronun birleştirdiği insanlar olarak, buluşmamızı bir oyuna giderek taçlandırmak doğru olacaktı. Kendim izlememiş olduğum halde, oynayan ve yöneten isimlere güvenim tam olarak Fatih Reşat Nuri Sahnesi'ndeki, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı oyunu seçtim. Yönetmen, Can Doğan; Ziya Osman Saba'nın öykülerinden oyunlaştıran, Hilmi Zafer Şahin; Oynayanlar: Özgür Atkın ve Arda Aydın...

Bu oyuna İzmit'ten gelen misafirlerimi götürmekle bir taşla iki kuş vurmak niyetindeydim. Arda Aydın'ı izlemek, her zaman güzeldir; Hikayelerden oyunlaştırılmış bir metnin, dramaturg marifetiyle ortaya nasıl dört başı mamur bir oyun olarak çıktığını görmek önemlidir...
Ziya Osman Saba'yı, tiyatro yoluyla tanımak...

Şükürler olsun ki, bu iki muradımı da Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nde buldum. Hem, nispeten çok bilmediğim bir yazarı tanımak hem onun gözünden İstanbul'u biraz daha idrak edip, anlamak yolunda bir saate sığdırılmış (ki bu derli toplu rejiden dolayı yönetmen Can Doğan, apayrı bir takdiri hakediyor) bir metinle bir adım daha yol katetme şansına sahip olmak; hem de ne anlatırsa hangi tonda söylerse söylesin bir kelimesini bile seyirciye kaçırtmayan pırıl pırıl Türkçe'siyle Arda Aydın'ı izlemek...


Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, yeni bir oyun değil, ama ilk kez izliyorsak, her şey yenidir. Ve iyi bir oyun eski de olsa iyidir.

Koray Onur

MESUT İNSANLAR FOTOĞRAFHANESİ
Yazan: ZİYA OSMAN SABA, OYUNLAŞTIRAN:HİLMİ ZAFER ŞAHİN
Yöneten: CAN DOĞAN
Dramaturgi: HİLMİ ZAFER ŞAHİN
Müzik: MERTOL ŞALT
Sahne Tasarımı: MEHMET EMİN KAPLAN
Işık Tasarımı: FATİH MEHMET HAROĞLU
Kostüm Tasarımı: EYLÜL GÜRCAN
Yönetmen Yardımcısı: ÜMRAN İNCEOĞLU- SAMET HAFIZOĞLU-ÇAĞLAR POLAT
Süre: 1 SAAT 10 DAKİKA / TEK PERDE
OYUNCULAR

Özgür Atkın/Samet Hafızoğlu, Arda Aydın

4 Nisan 2014 Cuma

TİYATRO EĞİTİMİ ÜZERİNE TEZLER 1: KAHT-I RİCAL

Osmanlı'nın son dönemlerinde, özellikle Sultan Reşad döneminde en büyük eleştirilerden biriydi kaht-ı rical.

Carl Ebert
Kaht, kesilmek; rical ise, adam demek. Birebir çeviride pek bir şey ifade etmiyor, ama adamsızlık, adamın kalmaması anlamında ve daha çok devlet adamları hakkında olmak üzere, alttan yetişen devlet adamı olmaması anlamında kullanılıyordu. Osmanlı'nın son dönemlerinde bu kriz iyice büyümüştü. Kaht-ı rical de bir terim olarak böylece literatüre geçmiş oldu.

Sonraki yıllarda, özellikle ayrıcalıklı kabul edilen üç alanda, yani tıbbiye, mülkiye ve harbiye de, Osmanlı'nın geçmişten gelen eğitim disiplinine önem verilerek, zaten halihazırda bir geleneği olan bu kurumlarda kaht-ı rical olmaması için türlü çalışmalar yapıldı.

Günümüzde bile hala bu gelenek kendini belli eder, toplum, biri orduya, tıbba ya da devlete "kapak attı" mı onun hayatının kurtulduğuna kanidir. Peki bu alanların eğitimi nasıldır?

Bu üç alanın da eğitimindeki ortak özellik, eğitimin öğrencinin keyfine bırakılmaması, adeta öğrenciyi dizayn edici olmasıdır (hala da öyledir). Öğrencilik sırasında bu grupların üyeleri her ne kadar şikayet etse de, ilerki yıllarda meslek ve özel hayatlarında faydalarını an-be an gördüler, görmekteler. Bu eğitim, öğrenciyi disiplinli bir şekilde bilgiyle donatırken, yine aynı disiplinle onu dizayn ediyor, hayata karşı bir tecrübe kazanmasını, görgü sahibi olmasını öngörüyordu.

Ancak, Anadolu topraklarının içinde sanat eğitimi, böyle bir miras devralmadı; bu tür bir gelenek ile beslenmedi. onun gelişimi çok daha farklı, ve biraz da estek köstek, oldu.

Tiyatro alanında, Cumhuriyet sonrası, devşirme usulünün bir yansıması kabilinden, Carl Ebert ile yapılan eğitim çalışmalarının, bir şekilde bu genç cumhuriyetin tiyatro jenerasyonuna nüfuz etmesi gerekiyordu. Ancak bir yandan da, yeni kurulan bu cumhuriyetin millete sanatsal atılımının üretilerini hızla göstermesi lazımdı. Bu, iki şeyin aynı anda becerilmesi demekti ve zorlu bir işti. Bir şeylerin, haydi feda demeyelim de, belki ihmal edilmesi gerekiyordu.

İhmal edilen taraf eğitim oldu ve bir tiyatro eğitimi sistematiği yerine, usta-çırak ilişkisine dayanan ve kendi "efsanelerini" yaratan bir söyleme dayalı tiyatro eğitimi yönelimi doğal olarak ortaya çıkmış oldu. Bir eğitim sistematiğine sahip olmayan hocalar ve "usta"lar, çıraklık yönelimini parlatarak, yazısız ama sözlü kuralları nesilden nesile aktarma yolunu seçtiler.

Günümüzde dahi hala akredite edilememiş bir meslek yaşantımızın olması, hala eğitmenlerin sahada, sahadakilerin de eğitimde yer almadığı bir konservatuar eğitimine sahip olmamız; at izinin it izine karıştığı, adına sistematiği bırak, sistemli bile denemeyecek ancak birkaç bölüm başkanının "olmazsa olmaz" lığına bağlı bir tiyatro eğitimimizin olması, işte bu şartların komplikasyonudur.

Sanat eğitimi, tabiatı itibarıyla dizayn edici bir eğitimdir ve öyle olması gerekir. Hangi ellerin öğrencileri dizayn edeceği ya da o ellerin yetkinliği elbette tartışılabilir, ancak mevcut sistemde hangi saiklerle eğitmen alınmakta ya da hangi saiklerle öğrenci yetiştirilmektedir, bunun bir cevabının verilmesi gerekir.

Türkiye'de tiyatroyu tartışan çevrelerin, neredeyse, birçok kifayetsiz isme terkedilmiş konservatuarları, kursları ve eğitim alanları ile ilgili hiç konuşmaması son derece saçma bir durum. Önce konuşulması gereken, tiyatro eğitimidir. Tiyatroyu tiyatro bölümlerinden mezun olanlar oluştururken bunun konuşulmaması komedidir.

Tiyatro, oyunculuk bağlamında, yönetimleri ve patronları bağlamında bir kaht-ı rical yaşıyor. Önce bir bunu koyalım ortaya, sebeplerini tartışalım.

Koray Onur


31 Mart 2014 Pazartesi

KANDIRILDIK!

Yazının başlığına bakıp, AKP'nin bizleri nasıl kandırdığını anlatacağımı sananlar, ya da hala böyle bir ümidi olanlar, isterlerse okumaya devam etmeyebilirler, zira bu yazı AKP ile ilgili değil.

Bizi kandıran CHP ile ilgili.

Kronikleşmiş CHP muhalefeti, artık muhalefet kalmayı kabul ettiğini; çoğulcu demokrasiyi değil, kendi yerini korumayı önemsediğini sanırım bu son seçimde, herkese iyice belletmiştir. Deniz Baykal'ın başlattığı bu kronikleşmiş, iktidarı almayacağını bilen, ama sadece ana muhalefeti başkasına kaptırmak istemeyen CHP anlayışı son kozlarını bu seçimde oynadı ve malesef, bunu, bizleri kandırarak yaptı. Aslında belediye seçimi olan lakin, hakikatte belediye değil genel seçim olan 30 Mart seçimlerindeki kampanyasıyla insanları kandırarak yaptı.

Örnekse, böyle, son derece kabiliyetli biridir kendileri.
Bilindiği gibi, AKP 12 Eylül referandumunda "Darbecilerden hesap sorma" kozuyla birlikte aynı çuvala koyduğu anti demokratik kanun tasarılarını halka sunarken, "Bu referandumda evet, demeyen darbecidir." söylemini ön plana çıkarmıştı. Bu seçimde ise CHP "Bu seçimde CHP'ye oy vermeyerek oyları bölen, AKP yandaşıdır." söylemini alttan alta yayarak, insanları çoğulcu demokrasiden uzaklaştırıp, "Düşmanımın düşmanı dostumdur." şeklindeki kıt anlayışa, Mustafa Sarıgül garabeti ve Mansur Yavaş milliyetçisine sürüklemeye çalıştı. Bu kandırmacanın mimarı oldu.

Başarılı oldu mu? Elbette hayır. Genel Başkan olarak girdiği ilk seçimde, kendi partisine oy atamayan bir Kemal Kılıçdaroğlu'ndan bahsediyoruz.

Kendi partisinden yolladığı, ama baskılara bile göğüs geremeyerek "paşa paşa" geri aldığı bir Mustafa Sarıgül'ü bir de İstanbul belediye başkan adayı yapan, Kemal Kılıçdaroğlu...

Henüz, 30 yıl kadar bir süre önce,
solcuların üstüne İstanbul Üniversitesi'nde yürüyüşte dinamit atan; Taksim'de 1 Mayıs'ta taramalılarla halkın üzerine ateş açan; Maraş Katliamı'nı dizayn eden kadroların yetiştirdiği Mansur Yavaş gibi bir ismi Ankara Belediye Başkan Adayı yapan; o da yetmez, onunla birlikte bozkurt işareti yaparak tur atan bir CHP Genel Başkanı...

Omursuzluk, onursuzluğu getirir. Bir parti kendisini, başka bir partinin yenilgisi üzerinden tanımlıyorsa vay haline, yazık, boşa uğraşmasın o.

Bir partinin yenilgisi üzerinden kendi sevincini dizayn ediyorsa, ona oy veren seçmenlere de yazık.

Dün CHP'ye yazık olmadı. Çoğulcu demokrasiye yazık oldu.

Koray Onur

5 Mart 2014 Çarşamba

BİR BAĞNAZLIK TÜRÜ OLARAK TİYATRO AŞKI

Al sana aşk.
Geçen gün bir meslektaşımla konuşurken küçük bir fikir teatisinde bulunduk. O, tiyatronun aşkla bağlanılan bir şey olduğunu söylerken, ben asla böyle bir yaklaşımım olmadığını söyledim. Ona göre tiyatro sevmeden yapılabilecek bir iş değildi ve malesef bu işi sevmedikleri halde yapan çok sayıda tiyatrocu vardı.

Doğrudur, tiyatroyu sevmediği halde tiyatro mesleğinin içine düşmüş, artık başka bir işte de pabuç tutturamayacağından, yanlış bir evlilik yapmış kişilerin kaderlerine boyun eğmesi kabilinden, tiyatro yapmaya devam eden kişiler var, ama bunların sayısı hiç de sanıldığı gibi (en azından o meslektaşımın sandığı kadar) fazla değil.

Bir de bana göre en az, yanlışlıkla bu mesleği yapanlar kadar, tiyatro mesleğine zarar veren bir kesim var: Tiyatroya "aşk"la bağlananlar.

Şimdi elbette biz bir mesleğe aşkla bağlanmayı, ona sarılmak, onunla bir olmak, ondan gayrı bir şey düşünmeden mesleğini doğru yolda sürdürmek olarak da adlandırıyoruz, ancak benim yazımın konusu bunlar değil.

Tiyatroya aşkla bağlananlar, tiyatrodan daha kutsal (kutsal kelimesini, burada, gerçek kelime anlamıyla kullanıyorum), ondan daha karmaşık, daha önemli, daha güzel ve tüm iyi nitelikleri kendinde toplamış başka bir sanat daha düşünmez. Başka disiplinlere tam da bu sebeplerle itibar etmez. Tiyatro denince, son derece bağnaz, eleştiriden uzak, analitik düşünceye kapalı ve bırakın bilimsel yaklaşımı, aklı dahi kullanmaktan imtina eden bir tavır içersindedir.

Tiyatroya aşkla bağlananlara da, cahilliklerinden ötürü "duayen" ünvanını hemen layık görüp, onları hep takip eden bir grup insan da oluşur. Tiyatro "aşk"ından ölüp biten tiyatrocu, bu kısıtlı kitle için üretir, alıcısı belli olduğu için, ne yaptığını sorgulamaz, gelişmez.

Aşkın her türlüsü şahane, bayılıyoruz kendisine ama süreklilik sağlayan bir duygu olmadığı gibi, aklın ve mantığın çizgisinden nasibini almamış bir duygu. Kişilere duyulan aşk dahi, sevgiyle bezeli olmadıkça, patalojik takıntılara yol açıp, iki kişiyi de bunalımlara sürüklemeye gebeyken, bir meslek için yakıt olarak aşkı kullanmak doğru değil.

Koray Onur

2 Mart 2014 Pazar

KUMARHANELER, KÜÇÜK İRADE VE ONUN KREDİ KARTIYLA İMTİHANI

Hiçbir Şey yaratamayan toplumlar, yarattıklarıyla övünemedikleri için, satın alabildikleriyle övünmeyi tercih eder.


Kumarhanelerde, parasal değeri aynı olduğu halde, neden paranın kendisinin değil de, kumar fişleri kullanıldığını düşündünüz mü? Sorsanız "Güvenlik için." cevabını verirler. Kumarhanelerin hiçbir yerine, kişi ne kadar sürenin geçtiğini anlamasın diye saat koymayan; herkes uyanık kalsın diye havalandırmasına oksijen katan; zaman algısı iyice allak bullak olsun diye, penceresiz, ama gündüz gibi aydınlatılmış mekanları seçen kumarhane işletmecilerinin bu sözüne güvenmiyoruz elbette. O yüzden düşünüyoruz biraz. Düşününce buluyoruz ki, kumarhane fişleri, kişinin, elindeki parayla ilişkisini keser ve ona, harcadığının para olduğu duygusunu unutturarak onu kontrolsüzleştirir. Böylece, sahibinin gözünde parasal değerini kaybeden "fiş" basit bir şekilde masanın ortasına "şak!" diye atabileceğimiz, plastikten objeler haline gelir.

Herkesin cebinde taşıdığı kredi kartları da, aynı prensiple çalışır. Sonuçta bir karttır. Çoğunuz "İnsan sanki para harcamıyor gibi oluyor, ay sonunda anlıyoruz işin aslını." diye defalarca yakınmışsınızdır. Sebep bu.

KÜÇÜK İRADE NEDİR?

Küçük irade, apolitik, okuma alışkanlığı olmayan (bir de bunu marifet sayan), tutarsız ve gösterişli olup, bununla birlikte dünyanın hatta evrenin merkezinde bulunduğunu sanan insan şeklidir. Evrenin Merkezinde olması sebebiyle, her şey onunla ilgili olsa gerektir. Küçük iradeye göre, herkes ona kazık atmak için sıraya girmiştir, zira o hep dikkati çeker (nazar hep ona değer), zaten kendisi de son derece saf ve içinde kötülük barındırmayan biri olduğundan herkesi kendi gibi sanarak, hep kazık yer.

Umut Sarıkaya, karikatürüyle
durumu özetlemiyor mu, biraz da...
Küçük irade, aynı zamanda dünyanın tüm nimetlerinde, hiçbir bedel ödemeden hakkı olacağını düşünürken sürekli "acıların çocuğu"nun ta kendisi olduğunu düşünür. Küçük irade, "Mısır'a Sultan" bile olsa hep "mağdur"dur.

KÜÇÜK İRADE İMTİHANDA...

Aklı başında herkes bilir ki, çocukların cebine, gereğinden fazla para koymamak gerekir. Zira onlar paranın neye ve nasıl harcanacağını bilmez. Böyle yetişkin insanlar da var tabii, onların da eline çok fazla para vermemek lazım. İşte bu insanların başında, küçük irade gelir. 

Eğer kişi ya da toplum üzerinde baskı oluşturarak onu köleleştirmek isterseniz, onu önce para harcamayı bilmeyen bir hale getirin ve ondan sonra bir miktar parayı kullanımına sunun. Böylece size gebe kalan bu irade, her dediğinize boyun eğecek kıvama gelir. İşte bankalar böyle çalışır.

Küçük iradelerden oluşmuş bir toplum yarattıktan sonra, ona "Harcamak ya da harcamamak senin elinde." diyerek sevecen ebeveyni oynayan banka kredi kartını ceplere koyarak, sizi normalde hiç göremeyeceğiniz bir alım gücüyle yalnız bırakır. Sanki bu tahrik yetmezmiş gibi, sistem, sınırsız sayıda tüketim malzemesini çeşit çeşit, renk renk sunarak kumpası tamamlar. Küçük iradenin ne yapacağını tahmin etmek zor değil: 2013 Ağustosunda kredi kartları borcumuz 81 milyat tl. Bir oranlama yapmak isterseniz diye söyleyeyim, İstanbul Belediyesi'nin bütçesi 25 milyar tl (bu bütçeyle, istanbul'un aynı tarihlerdeki 18 bakanlıktan daha yüksek bir rakamda olduğunu da eklemezsem ölürüm).

Aklın ve muhakemenin emrettiği belli: Bir şey yaratmadan, bir şey almanın peşinde olmamak. Üretmeden tüketmemek... 

Koray Onur

31 Ocak 2014 Cuma

ALİ YEŞİLDAL'IN DA, AYİNESİ İŞTİR ELBETTE

Emek Sahnesi ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı Ali Yeşildal arasında bir sorun var. Elbette bunu sadece bu iki taraf arasındaki bir sorun olarak görmek dargörüşlülük olur ama olay kolay anlaşılsın, yerelden
genele gidelim diye böyle başlıyorum yazıya.

Emek Sahnesi'nin iddiasına göre, Kırmızı Yorgunları adlı oyunları, Gebze'de oynayacakken, Daire Başkanı Ali Yeşildal'ın, oyunculardan Barış Atay hakkında "Hükümet alehinde çok konuşuyor." diyerek oyunu sansürlemesi gibi bir vaka var. Olay buradan çıkıyor.

Peki, Ali Yeşildal böyle bir şey yapar mı? Dişi horoz adlı Şehir Tiyatrosu oyununu AKP Kadın kolları toplantısında ücretsiz olarak temaşa ettiren, "aynı şehir içinde turne" gibi bir mefhumu türk tiyatrosuna kazandıran... Geçtiğimiz aralık ayında, Kocaeli Şehir Tiyatrosu'ndaki prömiyerde karısını 3. (yazıyla üç) sıraya oturttuğu için, sorumlu kişinin görev bölgesini değiştirip, onu kurulduğundan beri çalıştığı tiyatrosundan "kanuni sürgün" yoluyla yollayan Ali Yeşildal mı? Yok canım(!) yapar mı öyle şey?

yazıyı görmek için tıklayınız
Ben bu iddiaların asılsız olup olmadığıyla ilgili bir şey yazmayacağım. Elbette ki kendime göre bir düşüncem var, ama zaten akl-ı balik olan herkes bu konuda kimin haklı kimin haksız olduğunu düşünce yoluyla bulur. Benim derdim daha çok üslupla ilgili.

Sözkonusu olay gerçekleşince, kendi halinde emek Sahnesi'nin yazdığı yazıyı gördük, okuduk, paylaştık. Hasanpaşa'da tamamen kendi iştirakleriyle mütevazı bir şekilde tiyatro yapan bu arkadaşların yazısı, kurumsallığın zihni bir mefhum olduğunu gösteriyor. Hemen temiz temiz yazı yazılmış ve paylaşılmış.

Peki Kocaeli gibi koskoca bir şehrin, milyonlarca tl bütçesini yöneten, elinin altınca onlarca memuru, müdürü vb. olan kişinin bu süreci yönetme şekli ne oluyor? Daire Başkanlığı'nın ağırlığına, bürokrasinin gereklerine uygun bir cevap yazısı mı? Elbette hayır. Ortaya çıkan şey, aşağıdaki Twitt'ler.

Ali Yeşildal, bir kurumun başında olabilir, ama yukarda yazdığım gibi kurumsallaşmak zihni bir mefhum. Eğer kurumsallığa uygun bir altyapınız, kurumsal bir muhakemeniz yoksa, hasb-el kader mevkilere gelmiş(getirilmiş) iseniz, böyle "sirkatin söyler"siniz.

Kişinin ne yaptığı, ne olduğunu gösterir: Bunu söylerken Kocaeli Belediyesi'nin de çok sevdiği, kadim bir sözü arkamıza alıyoruz: Ayinesi iştir kişinin...

Koray Onur

 

30 Ocak 2014 Perşembe

KOCAELİ ŞEHİR TİYATROSU'NDAN İSTİFAM

Ülkemizin sanatsal çalışmalarının bir öznesi olmanın zorluğu, sadece sanatın zor olmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, iktidarın sürekli sanatçı üzerindeki baskı isteğiyle de mücadele etmenin doğurduğu bir zorluk var. Bu, kamu tiyatroları için de, özel tiyatrolar için de böyle.

Ama yine de sanatçıyız/olma yolundayız ya, kamu kurumlarının sağladığı sanatsal estetiğe müsait potansiyel iştahımızı kabartıyor. Orada yer almak, olanaklarından faydalanırken, karınca kararına da olsa, sanatsal yaşama katkıda bulunmak isteği insanın içine düşüveriyor ve kamu tiyatrolarında yer almak fikri yakın gelmeye başlıyor.

Ben de 2008 yılının sonlarında, böyle fikirlerle, Tuzla'da, eski bir torna atölyesini, sanat atölyesine dönüştürerek kurmuş olduğum Tuzla Tiyatro Atölyesi'nin salonunda sınavlarına hazırlanarak girdim, Kocaeli Şehir Tiyatrosu'na. O zamandan bu zamana bir sürü şey oldu tabii.

Ama öyle ya, her şeyin bir sonu oluyor. Bu sonu bazen siz belirlemek zorunda kalıyorsunuz.

İlk paragrafta sözettiğim sıkıntılar her zaman oldu, olacak. Peki ya sanatsal erkin başındakiler estetikten ve hoşgörüden uzaksa? O zaman ne yapacağız? Tiyato Müdürü Turgut Çakar'ın egemenlik kurma uğraşı içinde Ali Yeşildal (ki kendisi Kocaeli Kültür İşleri Daire Başkanı)'ı kendisine "en iyi dost" edinme çabaları ve başarılı olması, son Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Çevik'in,  sanatsal üretiden çok "Sanatın sağladığı vitrin"i kullanma çabasıyla devam ettirdiği bir vizyon(suzluk), geldi, hiçbir üretide bulunmayan bir "patron tiyatrosu"na çevirdi bu kurumu.

Bütün bunlar ekseninde, aşağıdaki istifa dilekçesini vermek gereği doğdu. Görselde ise, dilekçem "iç edilir." korkusuyla, telefonumla fotoğrafını çektiğim "ıslak imza"lı hali. Takdirlerinize sunuyorum.

" 06.01.2014

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Müdürlüğü'ne;
2008 yılında, sanatsal yeterlilik ve sanata duyulan hassasiyet politikasiyla meşhur tiyatronuza, gururlu bir sevinçle katılmış,  verilen her görevi eksiksiz ve layıkıyla yapmaya çalışmış bir oyuncunuzum. Bu süreçte altı oyunda rol aldım, tiyatromuzun görevlendirmesiyle iki oyun yönettim, şimdi olmayan, Tiyatro Düşünce Biriminin kurucu üyeliğini ve Genç Sahne biriminin sorumluluğunu yaptım.
Son dönemlerde ardarda görülen gerek genel sanat yönetmenliği; gerek müdürlük bazındaki sanatsal estetik ve çalışan aidiyetinden uzak yaklaşımlar, tarafımı çalışamayacak noktaya getirmiştir. Aidiyetin dilden düşürülmediği bu ortam, malesef en baskıcı ve hoşgörüden uzak zamanlarını yaşamaktadır.
Beş yıldır yürüttüğüm görevimden istifa ettiğimi bildirir, gereğinin yapılmasını rica ederim.

Koray Onur"


Not: Tiyatroya hiçbir şekilde odalara çekilerek konuşmaya girmeyeceğimi, ama bana herhangi bir soruda yazılı olarak her şeyi sorabileceklerini bildirdiğim halde, hiçbir şekilde "Burada baskıcı ve hoşgörüden uzak olduğumuzu söylemişsin, neden?" diye bir soru gelmedi. Bunu tamamen muhatapların yazılı olarak vereceğim cevaplardan korkmalarına bağlıyorum ve biliyorum ki sadece suçlular korkar. Sadece Facebookta yaptığı bir yorumla ilgili Genel Sanat Yönetmen Yardımcısı Aydın Sigalı ile bir yazışmamız facebook üzerinden oldu ve onu da yakında yayınlayacağım zaten.

28 Ocak 2014 Salı

SORAN BİR OYUNDAN, ÇARPICI BİR SORU

Ülkemizde, tiyatroların üzerindeki belirsizlik sisi, bir türlü dağılmak bilmese de, bolca olumlu gelişme oluyor. Bunların en önemlisi, neredeyse sistematik sanat karşıtı politikaya karşı müteşebbis tiyatrocuların açtığı salonlar, kurdukları tiyatro toplulukları. Bunların artışıyla birlikte oyun yazarlığı ve yönetmenlik alanlarında da yeni isimler beliriyor.

18 Ocak 2014'de, “bilardo salonundan, tiyatro salonuna” dönüştürülmüş Mecidiyeköy'ün merkezindeki Sahne Hal'de, izlediğim, Açık Tiyatro yapımı olan, Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, adlı oyun, tam da bu bahsettiğim oluşumların içinde yeralıyor. Karıştırılmasın, Sahne Hal başka bir “Don Kişot”, Açık Sahne başka... Bütün Don Kişot'lar el birliğinde anlayacağınız. Zira baskı, karşıtlarını birleştiren, örgütlenmeye sevkeden özelliğini içinde barındırıyor.

Sabahattin Yakut'un yazdığı ve yönettiği, Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, iki otuz dakikalık kısa oyunlan oluşan bir bütün... Bu iki kısa oyun bütünü oluşturma kabiliyetlerini “Savaş karşıtlığı” ortaklığından alıyorlar. Birincisi iki kadın (Merve Dizdar, Burcu Arslan); ikincisi iki erkek (Sabahattin Yakut, Hakan Atalay) arasında geçen bu kısa oyunlar kurgu bakımından bütünlük arzetmese de, yazım sitili olarak, zamansız, milliyetsiz, ırklar ve dinler üstü bir tutum sergiliyor.

Belki de, oyun metninin en iyi tarafı da bu: Irklarla, dinlerle, dillerle öylesine ayrışmış bir vakitteyiz ki, bize tüm acıların ortak olduğunu hatırlatacak tek dalımız sanat kaldı. Ne mutlu ki Sabahattin Yakut, böyle bir metin yazarak ve bu metnin yönetmenliğini yaparak, sahnelerimize bu söylemi kazandırma yolunda adım atanlardan biri oluyor.

Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, ajitasyona kaçmadan, savaş karşıtlığı ekseninde hepimizin önce insan olduğunu vurgulayabilen, bunu sanatsal estetikle yoğurabilen bir yapım. Tavsiye ediyorum.

AÇIK SAHNE HAKKINDA

Açık Sahne, Açık paydasında, tüm sanatsal üretilere açık bir şekilde çalışmalarını Taksim'deki bürosunda devam ettiriyor. Açık Sahne üyelerinden Merve Dizdar, iki projeleri daha olduğunu söyledi, elbette heyecanla bekliyorum. İlk oyununu izlediğimiz bu oluşum umarım ismi ile müsemma bir şekilde sanat yaşamımıza katılmıştır.

Koray Onur



5 Ocak 2014 Pazar

GANDİ SESLENİYOR: ZÜPPELER BİR ADIM ÖNE ÇIKSIN!

Bir dükkana girdiğiniz, eklinize bir ürünü aldığınız anda yanınızda bitiveren tezgahtar malı övercesine şunu söylüyor: "Bu çok sattığımız bir ürün!"

O vakitten sonra ürüne karşı tavrınız?

A) Almaktan vazgeçiyorsunuz.
B) Bu ürünü almak için sana fazla istek duyuyorsunuz.

Bu yönelimlere iktisat bilimi birer isim vermiş.

A) Züppe Etkisi
B) Gösteriş Etkisi

A Grubundakiler, isme bakıp, kendilerini hakarete uğramış hissetmesinler, İngilizcesi snoop effect, daha bir ısındınız değil mi? Yanlış bir isimlendirme gibi geliyor olsa da, aslında o üründen uzaklaşma sebebiniz "Herkesin sevdiği şey"i seversek sıradanlaşacağımızdan korkmamız. Bildiğin züppelik yani.
Gandi, İngiltere Kralıyla görüşmeye gittiğinde kendisini,
biraz çıplak değil misiniz, diyerek eleştirenlere;
kralın üstünde, ikimize de yetecek kadar kumaş var,
diyerek cevap vermişti.

B Grubundakiler için bir şey söylemek istemiyorum. Onlar kendilerini biliyorlar zaten.

İktisat bilimi, bilerek mi yapmış bilinmez, ama bu iki eğilime olumsuz isimler vermesi iyi olmuş. Zira bir ürünü almamızı belirleyen öyle önemli iki sebep var ki, tezgahtarın ısrarı; reklamların cazibesi; hatta ürünün fiyatının düşük olması bile yanında lüzumsuz kalıyor.

A) Ürüne ihtiyacımız olması.
B) Ürüne ihtiyacımız olmaması.

2014'e girerken kendime bir "tavsiye listesi" yaptım (Bu arada size de öneririm). Bu listenin maddelerinden biri şuydu: "Gereksiz alışveriş yapma, her şeyin var!"

Ne züppelik, ne gösteriş isteği... Alışverişimizi ihtiyaçlarımız belirlesin.

Yılın bu ilk yazısından herkese mutlu yıllar...

Koray Onur

1 Aralık 2013 Pazar

SARILMAK ÜZERINE GEÇİŞLER

I.
Ayrılırken sarılmadın, dedi bana,
Onu birleşirsek düşünürüz, dedim ona...

II.
Ayrılırken sarılan; kavuşunca ne yapmaz?

III.
Kavuşunca da, ayrılınca da sarılıyorsak;
Ayrılma diye bir şey olmamalı demektir.

IV.
Durduk yerde sarılmak, sevginin hapşırmasıdır.

V.
Sarılmak için, sarmış olmak şarttır.

VI.
İnsanın birine sarılması, bir yandan kendisine de sarılmasıdır; bu yüzden dikkat etmeli...

VII.
Birine sarılıp kalmışa, sarılmış, denir.
Birinin sarıldığı kişiye de, sarılmış, denir.
Hangisinin hangisi olduğunu anlamak için iyice yaklaşıp bakmak gerekir.

VIII.
Sen ona sarılmış,
O sana sarılı...
Sarılma budur, gayrısı musallat olmaktır.

Koray Onur

7 Kasım 2013 Perşembe

ARTIK BU ÜLKEDEN ÇEKİP GİDECEĞİM!

Bir ülkede işler, kendi istediğimiz gibi gitmeyince, hemen pılı pırtıyı toplayıp gitmek, sanki yapılacak en doğru şeymiş gibi, akla geliverir.


Şuan Türkiye, baskıcı bir hükümet tarafından yönetilmekte, doğru. Seküler kitle içinde bu ülkeden gitmek istediğini sık sık dile getirenler oluyor bu yüzden. Biraz bıkkınlık, biraz serzeniş olsun diye, biraz da laf olsun diye.


Bir de böyle geyikler ... Peheyy!
Fakat bu söylemin altında ciddi bir ego sorunu olduğunu söylememe izin verin. Bir kere, ülkede ne olursa başka bir ülkeye taşınacaksın? Şuan eşin, sevgilin istediği gibi istediği yerde giyinebiliyor; sen onunla otobüste, metroda, parkta her canın istediğinde öpüşebiliyorsun;  ateistler istedikleri gibi kendilerini ifade ediyorlar; kimse kimsenin ibadetine karışmıyor, aleviler, yahudiler, hristiyanlar da tıpkı sünniler gibi rahatlıkla kendilerini ifade ediyor; ermeni, kürt, çerkez, laz herkes kendi yaşamlarını istedikleri gibi kuruyor da, bunlar ortadan kaldırılınca mı gideceksin? Bunlar zaten bu ülkede olan şeyler değil ki? O halde defol git? Niye gitmiyorsun?


Çünkü sende, buradan gidecek göt olsa zaten bu ülke bu hale gelmez. Sende, bir yerden bir yere hayatını taşıyabilme yeteneği, özlemine ve zorluklarına rağmen kurduğun düzene sahip çıkabilme kabiliyeti olsa zaten önce yaşadığın yere sahip çıkarsın.


Dün dostum Fatih P. sordu: Bu ülkede bunlar bunlar olsa (Bunlar bunlar ne az çok tahmin edilir sanıyorum), bu ülkeden çekip gitmez misin? Ya da ne yaparsın? Cevabım bunlar bunların zaten olduğu ve şimdi ne yapıyorsam yine onu yapacağım şeklinde oldu.


Buralardan çekip giderim diyen kişiye de şunu söylemek istiyorum: Siktir git! Sanki bu ülkede bir baskı rejimi olunca ilk seni alacaklar evinden. Sen zaten sülük gibi yaşıyorsun, seni baskıcı rejim hapse atsa n’olur, atmasa n’olur. Hiçbir kavganın içinde yer almamış adamı zaten, en çok baskıcı rejim sever…


Buralardan çekip gitmek lazım söylemini kullanmadan önce içinde barındırdığı bu egosantrik tavrı düşünmenizi tavsiye ederim.


Koray Onur

18 Eylül 2013 Çarşamba

TAKTİK İNSANI VE STRATEJİ İNSANI

Çölde yolculuk eden bir derviş, yara bere içinde; aç susuz kalmış ve dövülmüş, yaralaı bir hırsız görmüş. Yolunu yarıda kesip ona bakmış; yaralarını iyileştirmiş; yemeğini paylaşmış; hasılı hayatını kurtarmış. Bir sabah uykudan uyanmış ki ne görsün? Bizim hırsız dervişin devesini de çalıp gitmekte... Hırsız, "Benim bir hırsız olduğumu biliyordun, bunu bile bile bana yardım ettin, ne yapalım derviş efendi, buraya kadarmış." demiş. Derviş ise, "Senden tek bir şey isteyeceğim, bundan kimseye bahsetme. Bu hikaye yayılırsa, insanlar yolda gördüğü yabancılara yardım etmez olur." diye cevap vermiş...

Günümüze ne kadar uyan bir hikaye. Ama neyse, konu bu değil...

Zülfü Livaneli, zevk alarak okuduğum Edebiyat Mutluluktur adlı deneme kitabında "(...) Einstein da kurnaz değildir Mevlana'da, Nietzsche'de, Hz. İsa'da. Herhangi bir sokak kurnazı, bu büyük insanları iki dakikada kandırmayı başarabilir. Çünkü hem küçük hesaplara akılları ermez onların, hem de insanlıkla ilgili yüksek düşünceleri bu derece alçalmayı kavrayamaz.(sayfa.166)"der.

Kurnaz olmanın, günü kurtarmak ve kısa vadeli planlar yapmakla ilgisi var. Yani denebilir ki, kurnaz kişi, uzun bir zamana yayılan planlar değil, gündelik, anlık kurmacalar yapan biridir. Uzun vadenin hesabını yapamaz. Bunun için yeterli zekası olmadığı gibi, sabrı da, tahammülü de yoktur.

Siz, karnınızı doyurmakla böbürlenirken,
timsahların diş temizleyicisi oluyor olabilirsiniz.
Kurnaz, fotoğrafın tamamını değil, kendiyle ilgili olan kısmını görür. O, kendi başının çaresine baktıktan sonra, büyük fotoğrafın ne gösterdiğinin bir önemi yoktur. Bu yönüyle kurnaz kişi, son derece bencildir.

Kurnaz, taktiklerin insanıdır. Strateji nedir, haberi bile yoktur.

Strateji, taktiklerin oluşturduğu bir bütündür: Her strateji mutlaka taktikler içerir; ama bu her taktik strateji icabı olmayabilir.

Derviş, strateji, hırsız ise taktik insanıdır. Devesi alındığında bile derviş, istediği şeyle hırsızı yönlendirmektedir. Hırsızın hareketi sadece onu ve dervişi ilgilendirirken, dervişin isteği tüm insanları, kuşakları ilgilendiren bir planın parçasıdır.

Türk toplumu sizce tattik kurnazı mıdır; yoksa strateji uyanığı mı?

Peki siz?

Taktik insanı mısınız, strateji mi?

Koray Onur

17 Eylül 2013 Salı

BİR OKUMA TİYATROSU, KAFKA: BABA İLE OĞUL

Mark Rozovsky'nin, Kafka'nın babasıyla ilişkisini konu alarak yazdığı Kafka: Baba ile Oğul, Kocaeli Şehir Tiyatroları'nda 2011 yılında tiyatro haftasında okuma tiyatrosu olarak sahnelendi. 

Dinlediğiniz kayıt, amatör bir şekilde yapılmış bir kayıttır. Oyuncular, oyun metnini, yönetmenin isteği doğrultusunda, sadece bir kere yüksek sesle okumuş, böylece tamamıyla canlı bir deşifre üzerine yoğunlaşmışlardır. 

Ayrıca, oyunun ses efektleri, yine doğaçlama olarak, elindeki bir tabletten, Koray Onur tarafından yapılmıştır. 

Bu metin, tam bir baba oğul tartışmasından ibarettir. Kafka da evlattır, Kafka'nın babası da babadır.

Seslendirenler: 

Baba: Koray Onur 
Oğul: Fatih Sevdi 

Yönetmen: Koray Onur

15 Eylül 2013 Pazar

BİR KİTABIN ALTINI ÇİZMEK

Bazı okuduğum kitapların altını çizdiğim yerlerini, başka bir deftere geçirmek gibi, biraz deli işi, bir alışkanlığım var. 

Bu, benim kitapları daha iyi özümsememi, sonra, geri dönerek bilgilerimi tazelememi sağlıyor. Şimdi o defterleri burada paylaşmaya başlıyorum. Umarım beğenirsiniz ve sizlere de yararı olur..



Sevgiyle ...


5 Eylül 2013 Perşembe

KİRLENMEK GÜZEL OLSAYDI, YÜZÜMÜZE GÖZÜMÜZE BOK SÜRERDİK

Kirlenmek güzeldir, OMO'nun sloganı.

Oysa bilinmeli ki, oyuna devam ettiğin halde, temiz kalabilmendir güzel olan.

Kirlenmek güzel olsaydı, kimse OMO almazdı ki, hazır kirlenmişken, kirli kalırdık, olur biterdi.

Böyle bir hakları var mı gerçekten?
Doktorlar çıkıp, "Hastalanmak güzeldir. Hastalığın çaresi var, hastalanacağım diye yapmanız gerekenleri ertelemeyin. Hastalanırsanız biz hallederiz." diye reklam yapsa bu size vahşi bir yaklaşım gibi gelmez mi?

Bu hayatı yaşamanın tek yolu, kirlenmekten geçmiyor. Ama aklı fikri para olan bir dimağ için hayatı kirlenmeden yaşamak mümkün olamayacağından, bu slogan çıkıverir. Çocukların oyunları üzerinden hem de...

Güzel olan oyun oynamaktır. Oyunda kirlenmek ancak bir yan etki olabilir, oyunun sonucu ve amacı değil.

Temiz kalmak, deha;
Kirlenmek, şanssızlık;
Temizlenmek, zeka işi...

Koray Onur

22 Temmuz 2013 Pazartesi

BAŞKA BİR DİLDEN, ÜLKEDEN ve ZAMANDAN, TÜM DÜNYAYA BİR ŞİİR.


KAÇAK

BORİS VİAN

-Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda ölenleri anarak-

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
bir mektup yazıyorum size,
bilmem vaktiniz var mı
okumaya bu mektubu.

Az önce verdiler elime
askerlik kâğıtlarımı,
savaşa çağırıyorlar beni,
diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı.

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
dövüşmeye hiç istek yok içimde,
insancıkları öldürmeye gelmedim ben,
gelmedim ben bu yeryüzüne.

Sizi kandırmak değil niyetim,
ama söylemeden de edemem,
savaş ahmakların işi,
hem insanlar ondan hanidir bıktı.

Doğduğum günden bu yana
ölen çok babalar gördüm,
gidip dönmeyen kardeşler gördüm,
çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme.

Ya analar ne çekti, ya analar,
bir yanda işi tıkırında bir avuç insan
bolluk içinde rahat yaşar,
bir yanda ölüm, çamur, kan.

İnsanlar tıkılmış dört duvar içine,
çalınmış neleri var neleri yok,
karıları, eski güzel günleri bütün.

Gün doğar doğmaz yarın
kapatacağım şırak diye kapımı
ölmüş yılların suratına,
alıp başımı yollara düşeceğim.
A. KADİR

Aşacağım karaları, denizleri,
ne Avrupa'sı kalacak, ne Amerika'sı, ne Asya'sı,
dilene dilene hayatımı
şunu diyeceğim insanlara:

Üstünüzden atın yoksulluğu,
durmayın bakın yaşamaya,
hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş,
ey insanlar, ey insanlar, ey.

İllâki kan dökmek mi gerek,
gidin dökün kendi kanınızı,
size söylüyorum bunu da,
efendi misiniz, kodaman mısınız ne.

Adam korsunuz arkama belki de,
unutmayın jandarmalara demeye:
üzerimde ne bıçak var,  ne tabanca
korkmadan ateş etsinler bana,
korkmadan ateş etsinler bana.

Boris Vian
Çeviren: A. Kadir

7 Temmuz 2013 Pazar

BODY SHOP'UN YAZIMA CEVABI

Birkaç gün önce Body Shop alışverişim sırasında karşılaştığım bir olayı burada paylaşmıştım. ( yazı için burası ) Body Shop, yazıyı görür görmez bana mail ve telefon yoluyla ulaştı. Aşağıda Body Shop'un konuyla ilgili cevap yazısını görebilirsiniz .

"Sayın Koray Onur,

23.Haziran.2013 tarihli blogunuzda yazmış olduğunuz şikayetiniz ile ilgili olarak büyük bir üzüntü duyduğumuzu sizinle paylaşmak,

mağazamız ve personelimiz adına The Body Shop markası olarak özür dilemek isteriz.

The Body Shop’un hiç bir zaman çalışanlarının maaşından ürün ücretini kesmek yada tahsil etmek gibi bir uygulaması asla olmamıştır ve olmayacaktır.

Buna ek olarak, mağaza personelimizin sizinle yapmış olduğu dialoğu  tasvip etmemekte ve doğru bulmamaktayız.

Mağazayla iletişime geçilip, ilgili personel sözlü ve yazılı olarak uyarılacaktır.

Konuyla ilgili olarak yaşamış olduğunuz mağduriyeti ortadan kaldırabilmek adına, ödemiş olduğunuz ürün tutarı farkının derhal ve kati suretle tarafınıza iade edilmesini sağlamak için sizi yeniden mağazamıza davet etmek isteriz.

Saygılarımızla,

The Body Shop”

Sosyal medyanın gücünü ve hataları olgunlukla kabul edebilmenin ne kadar önemli olduğunu sık sık vurguladığımız bu günlerde, markanın bu davranışının başka kurumlara ve hatta muktedirlere örnek olmasını diliyorum.

Koray Onur