tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2014 Cumartesi

GELİŞMİŞ BİR TİYATROYU, GELİŞMİŞ BİR OYUNLA KUTLAMAK


stanbul ehir Tiyatroları’nın, bu yıl kutlama yapmak için çok iyi sebebi var. O, artık yüz yılını devirmibir tiyatro. Müstümanların tiyatro yapmasının yasak olduu bir yerden aldıı bu sanatı, imdi her akam on sahnede perde açan bir yere getirdi. Birçok oyuncu, birçok yönetmen, dekorcu, teknisyen vs. bu yüz yıllık çınarın gölgesinde çalıtı, onun köklerini suladı.

Bu kutlamalar ise, Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer ahin’in vizyonuyla, birçok teatral çalımayla yapıldı. En sonuncusunu ise, KSV’nin tiyatro festivali’nde izlediim, Çürük Temel...

Çürük Temel, ehir Tiyatroları’nın 1916 yılında’da sahneledii, ilk oyun olma özelliini taıyor. imdi, 100. yıl kutlamaları kapsamında, Engin Alkan’ın rejisiyle tekrar sahnede. Yüzyıl önce, Emile Fabre’nin LaMasion d’Argile adlı oyunundan Hüseyin Suat Yalçın'ın çevirip uyarladıı bu oyun, imdi Sinem Özlek’in dramaturjisi ile, aynı zamanda çadabir yorumla sahneye taınıyor.

Oyunun çadabir yorumla sahnelenmesi ise ayrıca bir avantaj. Böylece oyun hem günümüzün estetik beeni arayıına cevap vermi, hem de, yüz yıllık bir tiyatronun kuruluundan bu yana, deiip gelitiini ilk sahneledii oyun üzerinden vurgulamıBu yönüyle Çürük Temel, bir tala iki kuvurmu.

Çürük Temel, bir yadigar olan fabrikanın, aileyi nasıl etkilediinin, ailenin her bir ferdinin o fabrikayı ne olarak gördüünün hikayesi. Bu fabrika, anne için artık kurtulmak gereken bir kambur, baba için mali bir kurtulu, çocuklar için ise zaman zaman bir tahakküm kurma aracı ya da hedeflerine ulamanın tek yolu...
Oya Palay, hakettiği bir rolün hakkını veriyor.

Aslında oyunun metni basit, zaman akılarını deitiren kurgular, ani psikolojik sapmalar, sarsıcı sürprizler görmüyoruz ama hayatın gerçekleriyle bezenmi. Günümüzün, sinemadaki sarsıcılıa alı, kendi halinde karıdan karıya geçen adamın bile aniden bir otobüsün altında kalmasının standart olduu sinemaya alıseyirci için “basit” kaçabilecek bir metin.

Ancak Çürük Temel, tüm dokularıyla hayatı vadediyor. Bunda, Engin Alkan’ın rejisini ve Sinem Özlek’in dramaturjisini anmamak olmaz. Tüm usta oyunculukların yanında, Engin Alkan, metni çadabir ekilde yorumlarken, oyunu yamalı bohçaya döndürecek “artistlikler”den kaçınarak, sadece hikayenin gerektirdii sanatsal dokunulara yer vererek baarıyı yakalıyor.

Çürük Temel, basit bir metnin, akl-ı balik bir dramaturji çalıması ve sanatsal olmayanı dıarıda bırakan seçici bir rejiyle nasıl izlenebilir bir hal alabileceini gördüümüz, stanbul ehir Tiyatroları’nın yüzüncü yılına yakıır teatral lezzet.

Nice yüzyıllara...

Koray Onur 
TWİTTER

5 Mart 2014 Çarşamba

BİR BAĞNAZLIK TÜRÜ OLARAK TİYATRO AŞKI

Al sana aşk.
Geçen gün bir meslektaşımla konuşurken küçük bir fikir teatisinde bulunduk. O, tiyatronun aşkla bağlanılan bir şey olduğunu söylerken, ben asla böyle bir yaklaşımım olmadığını söyledim. Ona göre tiyatro sevmeden yapılabilecek bir iş değildi ve malesef bu işi sevmedikleri halde yapan çok sayıda tiyatrocu vardı.

Doğrudur, tiyatroyu sevmediği halde tiyatro mesleğinin içine düşmüş, artık başka bir işte de pabuç tutturamayacağından, yanlış bir evlilik yapmış kişilerin kaderlerine boyun eğmesi kabilinden, tiyatro yapmaya devam eden kişiler var, ama bunların sayısı hiç de sanıldığı gibi (en azından o meslektaşımın sandığı kadar) fazla değil.

Bir de bana göre en az, yanlışlıkla bu mesleği yapanlar kadar, tiyatro mesleğine zarar veren bir kesim var: Tiyatroya "aşk"la bağlananlar.

Şimdi elbette biz bir mesleğe aşkla bağlanmayı, ona sarılmak, onunla bir olmak, ondan gayrı bir şey düşünmeden mesleğini doğru yolda sürdürmek olarak da adlandırıyoruz, ancak benim yazımın konusu bunlar değil.

Tiyatroya aşkla bağlananlar, tiyatrodan daha kutsal (kutsal kelimesini, burada, gerçek kelime anlamıyla kullanıyorum), ondan daha karmaşık, daha önemli, daha güzel ve tüm iyi nitelikleri kendinde toplamış başka bir sanat daha düşünmez. Başka disiplinlere tam da bu sebeplerle itibar etmez. Tiyatro denince, son derece bağnaz, eleştiriden uzak, analitik düşünceye kapalı ve bırakın bilimsel yaklaşımı, aklı dahi kullanmaktan imtina eden bir tavır içersindedir.

Tiyatroya aşkla bağlananlara da, cahilliklerinden ötürü "duayen" ünvanını hemen layık görüp, onları hep takip eden bir grup insan da oluşur. Tiyatro "aşk"ından ölüp biten tiyatrocu, bu kısıtlı kitle için üretir, alıcısı belli olduğu için, ne yaptığını sorgulamaz, gelişmez.

Aşkın her türlüsü şahane, bayılıyoruz kendisine ama süreklilik sağlayan bir duygu olmadığı gibi, aklın ve mantığın çizgisinden nasibini almamış bir duygu. Kişilere duyulan aşk dahi, sevgiyle bezeli olmadıkça, patalojik takıntılara yol açıp, iki kişiyi de bunalımlara sürüklemeye gebeyken, bir meslek için yakıt olarak aşkı kullanmak doğru değil.

Koray Onur

31 Ocak 2014 Cuma

ALİ YEŞİLDAL'IN DA, AYİNESİ İŞTİR ELBETTE

Emek Sahnesi ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı Ali Yeşildal arasında bir sorun var. Elbette bunu sadece bu iki taraf arasındaki bir sorun olarak görmek dargörüşlülük olur ama olay kolay anlaşılsın, yerelden
genele gidelim diye böyle başlıyorum yazıya.

Emek Sahnesi'nin iddiasına göre, Kırmızı Yorgunları adlı oyunları, Gebze'de oynayacakken, Daire Başkanı Ali Yeşildal'ın, oyunculardan Barış Atay hakkında "Hükümet alehinde çok konuşuyor." diyerek oyunu sansürlemesi gibi bir vaka var. Olay buradan çıkıyor.

Peki, Ali Yeşildal böyle bir şey yapar mı? Dişi horoz adlı Şehir Tiyatrosu oyununu AKP Kadın kolları toplantısında ücretsiz olarak temaşa ettiren, "aynı şehir içinde turne" gibi bir mefhumu türk tiyatrosuna kazandıran... Geçtiğimiz aralık ayında, Kocaeli Şehir Tiyatrosu'ndaki prömiyerde karısını 3. (yazıyla üç) sıraya oturttuğu için, sorumlu kişinin görev bölgesini değiştirip, onu kurulduğundan beri çalıştığı tiyatrosundan "kanuni sürgün" yoluyla yollayan Ali Yeşildal mı? Yok canım(!) yapar mı öyle şey?

yazıyı görmek için tıklayınız
Ben bu iddiaların asılsız olup olmadığıyla ilgili bir şey yazmayacağım. Elbette ki kendime göre bir düşüncem var, ama zaten akl-ı balik olan herkes bu konuda kimin haklı kimin haksız olduğunu düşünce yoluyla bulur. Benim derdim daha çok üslupla ilgili.

Sözkonusu olay gerçekleşince, kendi halinde emek Sahnesi'nin yazdığı yazıyı gördük, okuduk, paylaştık. Hasanpaşa'da tamamen kendi iştirakleriyle mütevazı bir şekilde tiyatro yapan bu arkadaşların yazısı, kurumsallığın zihni bir mefhum olduğunu gösteriyor. Hemen temiz temiz yazı yazılmış ve paylaşılmış.

Peki Kocaeli gibi koskoca bir şehrin, milyonlarca tl bütçesini yöneten, elinin altınca onlarca memuru, müdürü vb. olan kişinin bu süreci yönetme şekli ne oluyor? Daire Başkanlığı'nın ağırlığına, bürokrasinin gereklerine uygun bir cevap yazısı mı? Elbette hayır. Ortaya çıkan şey, aşağıdaki Twitt'ler.

Ali Yeşildal, bir kurumun başında olabilir, ama yukarda yazdığım gibi kurumsallaşmak zihni bir mefhum. Eğer kurumsallığa uygun bir altyapınız, kurumsal bir muhakemeniz yoksa, hasb-el kader mevkilere gelmiş(getirilmiş) iseniz, böyle "sirkatin söyler"siniz.

Kişinin ne yaptığı, ne olduğunu gösterir: Bunu söylerken Kocaeli Belediyesi'nin de çok sevdiği, kadim bir sözü arkamıza alıyoruz: Ayinesi iştir kişinin...

Koray Onur

 

28 Ocak 2014 Salı

SORAN BİR OYUNDAN, ÇARPICI BİR SORU

Ülkemizde, tiyatroların üzerindeki belirsizlik sisi, bir türlü dağılmak bilmese de, bolca olumlu gelişme oluyor. Bunların en önemlisi, neredeyse sistematik sanat karşıtı politikaya karşı müteşebbis tiyatrocuların açtığı salonlar, kurdukları tiyatro toplulukları. Bunların artışıyla birlikte oyun yazarlığı ve yönetmenlik alanlarında da yeni isimler beliriyor.

18 Ocak 2014'de, “bilardo salonundan, tiyatro salonuna” dönüştürülmüş Mecidiyeköy'ün merkezindeki Sahne Hal'de, izlediğim, Açık Tiyatro yapımı olan, Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, adlı oyun, tam da bu bahsettiğim oluşumların içinde yeralıyor. Karıştırılmasın, Sahne Hal başka bir “Don Kişot”, Açık Sahne başka... Bütün Don Kişot'lar el birliğinde anlayacağınız. Zira baskı, karşıtlarını birleştiren, örgütlenmeye sevkeden özelliğini içinde barındırıyor.

Sabahattin Yakut'un yazdığı ve yönettiği, Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, iki otuz dakikalık kısa oyunlan oluşan bir bütün... Bu iki kısa oyun bütünü oluşturma kabiliyetlerini “Savaş karşıtlığı” ortaklığından alıyorlar. Birincisi iki kadın (Merve Dizdar, Burcu Arslan); ikincisi iki erkek (Sabahattin Yakut, Hakan Atalay) arasında geçen bu kısa oyunlar kurgu bakımından bütünlük arzetmese de, yazım sitili olarak, zamansız, milliyetsiz, ırklar ve dinler üstü bir tutum sergiliyor.

Belki de, oyun metninin en iyi tarafı da bu: Irklarla, dinlerle, dillerle öylesine ayrışmış bir vakitteyiz ki, bize tüm acıların ortak olduğunu hatırlatacak tek dalımız sanat kaldı. Ne mutlu ki Sabahattin Yakut, böyle bir metin yazarak ve bu metnin yönetmenliğini yaparak, sahnelerimize bu söylemi kazandırma yolunda adım atanlardan biri oluyor.

Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, ajitasyona kaçmadan, savaş karşıtlığı ekseninde hepimizin önce insan olduğunu vurgulayabilen, bunu sanatsal estetikle yoğurabilen bir yapım. Tavsiye ediyorum.

AÇIK SAHNE HAKKINDA

Açık Sahne, Açık paydasında, tüm sanatsal üretilere açık bir şekilde çalışmalarını Taksim'deki bürosunda devam ettiriyor. Açık Sahne üyelerinden Merve Dizdar, iki projeleri daha olduğunu söyledi, elbette heyecanla bekliyorum. İlk oyununu izlediğimiz bu oluşum umarım ismi ile müsemma bir şekilde sanat yaşamımıza katılmıştır.

Koray Onur



8 Ocak 2012 Pazar

Kadın Hayattır Memattır Kadın: Bir Oyun...


Bir oyun izlemeye giderken, özellikle daha önce hiç tanımadığım bir metinse, beni en fazla teşvik eden şey, yeni bir metni keşfetmenin hazzını duyacak olmamdır. Bu sadece edebiyata düşkünlüğümden kaynaklanmaz. Aynı zamanda tiyatro denen mefhumun üstüne oturduğu kaide metindir de, ondan.

Gerçek kişilerin oyun metinlerinde yer almalarının önemli bir  sebebi vardır: Oyuna konu olacak kişi ya da kişiler özelliklidirler ve bu özellikleri itibarıyla bir sanat yaratısına konu olacak derecede büyümüşlerdir; yapıtları, tarihte bıraktığı izler artık sıradanlığın ötesine geçmiş
evrensel boyutta feyzler barındıran bir özellik kazanmıştır.

Böyle kişilerin oyuna konu edilmesinin tabii bir sonucu olan, ilgi çekicilik, yaşadıkları debdebeli hayat, yazarlara bir avantaj sağlar. Böylece yazar, bu kişiler üzerinden bir yandan meramını dile getirirken, öbür yandan seyircinin dikkatini daha rahat ayakta tutar.

Fakat bu önemli kişileri oyuna konu etmek, tekbaşına metni iyi bir metin haline getirmez. Bir kişi ne denli büyük olursa olsun, dünya tarihine bıraktığı eserler ne denli önemli olursa olsun, eğer onun hayatının sanatlı tarafını ortaya çıkartıp, işleyip, bir de sahnenin gereklerine göre bir estetik anlayışla yoğurmazsanız, o kişi, tiyatro sahnesinin azameti, dekoru içinde kaybolacaktır, yankısı bile kalmayacaktır.

Leyla Saz
Nigar Hanım
Fatma Aliye
Mihri Müşfik
Zerrin Bölükbaşı

İşte, Kadın Hayattır Memattır Kadın oyununda konu edilen bu beş önemli kadının başına gelen de bu olmuş: Alanlarında, kadın olarak mücadelelerde bulunan, hemcinslerinin cesaret edemediği şeylere cesaret edip, “ilk” olan bu kadınlar... Bütün azametleri ve önemlerine rağmen o kadar sanatsız o kadar boyutsuz bir şekilde kaleme alınmışlar ki, yaşamlarından çıkardığımız dersler,  bir slogan kuruluğundan,bir propaganda etkisizliğinden daha öteye geçemiyor.

Bir grup lise edebiyat öğretmenine müdürleri “8 Mart Dünya Kadınlar Günü için, öğrencilerle bir oyun tertipleyelim, görev sizindir.” dese, bu edebiyat öğretmenlerinin ortaya çıkaracağı metin tıpkı böyle olurdu: Ansiklopedik yaşam öykülerini al, “ben” zamirine çevir, sonra araya bir iki fikri, biraz “edebi” bezeme yap, işte sana metin.

Sema Keçik Karabel ve Arzu Işıtman, iyi bir metin ortaya çıkaramamış, bu açık. bu metnin repertuar kurulundan geçmesini de bir kenara koyalım, peki ya reji?

Arzu Işıtman’ın dramaturgluğunu da üstlendiği oyunun rejisini, diğer yazar Sema Keçik Karabel yapmış.

Oyunculuğa, oyunculuk sanatına pek kafa yormadan yazılmış bu metni, eğer başka bir yönetmen ele alsadı, oyuncu malzemesinin avantajlarını katmak için uğraşır ve belki iyi bir şey çıkarabilirdi. Ne var ki, oyunun yazarıyla rejisörü aynı olunca, yazımda devam eden hata rejide de sürmüş ve elinde iyi oyuncular olan Sema Keçik Karabel, onları bir “sesli aktarım aracı” olarak kullanmış. Yanılıyor muyum bilemem, ama bu oyunu sahnelerken rejisörün, oyunculuk çalışmak yerine sahne plastiği için daha çok vakit harcamış olduğunu söyleyebilirim. En azından sahnede görülen şeyin verdiği intiba bu.

Bana göre, bir oyunda, oyuncunun çalışmasını en öne koymazsanız, dekorla “kuş tutsanız” dahi oyun seyirci üzerinde istenen etkiyi yaratamaz. Yeri gelmişken söyleyeyim, oyun dekor tasarımı bakımından da pek iddialı değil, son zamanlarda pek adet olan “barkovizyon kulaycılığı”nı bir de sadece bölümü oynanacak tarihi kişiliğin doğum ve ölüm tarihlerini gösteren bir fotoğrafında ve aradaki bazı “sunum görseli” mantığında hazırlanmış malzeme için kullanmak ne kadar estetik bir seçimdir tartışılır.

Bir oyuncu önde oyununu oynarken arkada erkek kuklalarını oynatan diğer oyunculara ise üzülmemek elde değil. Monolog sırasında söylenen şeylerin, öncesinde ve sonrasında karikatür boyutunda çizilmiş erkek kuklalara söyletmek bir “mükerrer” durum yaratmanın ötesine geçemiyor. Bütün bunlar bir yana, “mükerrer” repliklerin bir çoğu, ataerkil lakırdıların, herkesçe mâlum toplamından ibaret. Bereket, oyun bir saat sürüyor da, oyun bir de oyuncular için ıstırap olmuyor.

Hep söylüyorum: Oyuncu bir dekor öğesi değil. en ufak bir aksesuarı dahi sahneye yerleştirirken dekor tasarımcısıyla birlikte kılı kırk yaran yönetmenler, bütün oyun boyunca oyuncuyu, oyunda seyircinin dikkat bile etmeyeceği bir şekilde konumlandırmayı bir maharet sayar oldular, nedense. Halbuki, tiyatronun sahnede bulunan oyuncu sayısıyla değil, oynların oynadığı oyunla güzelleştiğini bilmiyor olamazlar.


Koray Onur


Not: Oyunculukla ilgili yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Oyuncuların bende yarattığı bir hissiyattan değil bu. Ama oyunda bu kadar asal problem ortada dururken, oyuncu performansıyla ilgili beklentiye dahi girmek abesle iştigâl olurdu.

Oyunun künyesi ve fragmanı için İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun sitesi..

10 Aralık 2011 Cumartesi

TİYATRODA SEYİRCİYİ ALKIŞLAMAK


Benim, seyirci tarafında olduğum 90’ların başında, oyunun bitiminden sonra, oyuncuların sahneyi terkederken, seyirciyi alkışlamak gibi bir adeti yoktu.

Nedense, özellikle 2000’li yıllarda, bu hareket geleneksel bir hal almaya başladı.

Öncelikle şunu saptamak lazım: Alkış, bir beğeni sonucu yapılır, seyirci de, bir oyunu, beğendiği için alkışlamaktadır, ve beğenmiyorsa alkışlamamalıdır. (Elbette, günümüz seyircisi, maalesef, alkışın, beğeni seviyesinin bir göstergesi olduğunu bilmeden, “adet olduğu üzre” alkışlamaktadır. Yine de, seyirci, alkışın nasıl ve ne için yapıldığını bilmese de, bu, onun gerçek niteliğini değiştirmez. Neyse, konuyu dağıtmayayım.)

Dediğim gibi, alkış bir takdir ve tebrik göstergesidir. Alkışı gönderen seyirciye karşı, oyuncu bu tebriği, şükranla kabul eder. Yani teşekkür göstergesi olarak eğilir.

Buraya kadar her şey gayet izana, nizama, ve nezakete uygunken, biranda oyuncunun seyirciyi alkışlayarak, süreci tersinden tekrar başlatması ne ola ki? Seyirciler de, bir kez oyunculara eğilsinler ve tiyatroyu öyle mi terketsinler istenmektedir; yoksa seyirci oyunu çok mu iyi izlemiştir (iyi izlemek nasıl bir şey?); o kadar iyi izlemişlerdir ki, oyuncular kendilerini alkışlamaktan alamamamışlar mıdır?

Şahsen, seyirciyi alkışlama tavrının altında, bir aşağılık kompleksinin yattığını düşünüyorum. Oyuncu/tiyatro insanı, bu kadar işi gücü içinde tiyatroya “zahmet” edip gelen; maç, dizi, sinema filmi yerine tiyatrosunu tercih ve teşrif eden seyirciye minnetini ifade etmektedir, kendince.

Şayet bir sanatçı, sanatını, samimiyetle, diğer bir çok meşgaleden daha tercih edilebilir, ortaya koyduğu işini tebriğe değer görüyorsa, kendisine talep gösteren kişiyi tebrik eder mi?

Ama siz, aklınızın bir köşesinde dahi olsa, üretinizin ya da topyekûn sanatınızın, birçok şeye nispetle daha geri planda olduğunu düşünüyorsanız, onu tercih edenlere minnet duyar, teşekkür etmeye başlarsınız.

Seyirciyi alkışlayan meslektaşlarım kendilerini bu yazının muhatabı olarak görmüyor olabilirler, ama özeleştiri yapıp, yol yakınken bilinçaltımızın kirinden pasından kendimizi arındırmadığımız sürece, gereksiz adetlerden kurtulamayız. Mesleğimize önce biz gereken değeri talep etmedikçe, toplumun gözünde yükselemeyiz.

Koray Onur

Not: Kullandığım videoda, bana göre, doğru bir alkış sekansı vardır.


24 Kasım 2011 Perşembe

Bıktığımız Şeyler #6




Küheylan oyununun başrol oyuncusu Fatih Sevdi ve bendeniz Koray Onur, birçok konu, ama asıl olarak Peter Shaffer'in yazdığı, Yunus emre Bozdoğan'ın yönettiği bu oyun üzerine konuştuk. Buyrunuz, 

Programı indireyim, ben mp3 çalarımda dinlemek istiyorum, kulaklıkla, otobüste giderken rahat oluyor diyorsanız indirmek için aşağıdaki linke tıklayın. Programı ücrestsiz olarak indirebilirsiniz..
File name: Biktigimiz Seyler 23 Kasim 011.mp3
File size:79.72 MB

6 Haziran 2011 Pazartesi

Okuduğumuz Şeyler: Füsun Akatlı Özel Programı



Füsun Akatlı'ya Saygı
"Anlatı, Metinlerarasılık ve İletişim"

31. Mayıs. 2011 günü yapılan bu sempozyum sebebiyle okuduğumuz şeyleri tamamen bir "Füsun Akatlı Özel Programı" haline getirdik.

Felsefe, tiyatro ve edebiyat dünyasının önemli isimleri, Füsun Akatlı için buluştu.

15 Nisan 2011 Cuma

Bir Oyun Özeti: Barberine . Yazan Alfred de Musset

Alfred De Musset’in oyunu, oyun Orhan Veli Tarafından çevrilmiş ve Devlet Kitapları’nca basılmıştır.

Rosemberg, zengin ancak şımarık bir gençtir. Kralın himayesine girmek için çıktığı yolculukta, bir handa konaklarken Barberine ve bir aristokrat ama nispeten fakir olan kocası Ulric’i görür.

Birkaç gün sonra sarayda kraliçeyi beklerken Ulric ile tekrar karşılaşır ve tanışırlar. Barberine’in sadakati hakkında konuşmaya başlarlar ve iş kızışır, Rosemberg’in ileri gitmesi sonucunda iş kızışır ve tam düelloya tutuşacaklarken içeri kraliçe girer. Rosemberg ve Ulric’i Barberine’in sadakati üzerine bir bahse girmeye tutuşturur. Buna göre, Rosemberg evinde kocasını bekleyen Barberin’i baştan çıkartmayı deneyecektir, başaramazsa tüm servetini Ulric’ bağışlayacaktır.

Rosemberg, amacına ulaşmak adına Barberine’nin yanına giderek onun kalbini çalmaya çalışır. Barberine, sadakatinden ödün vermeyerek Rosamberg’i rezil-i rüsva eder.

Alfred de Musset, sadakat üzerine yazdığı bu oyunda, karısını evde bırakıp göreve giden şövalyelere kraliçe’nin ağzından seslenerek oyunu bitirir.

27 Mart 2010 Cumartesi

OKUMA TİYATROSU: OYUNCUNUN GİZEMLİ MECRASINA BİR YOLCULUK

Tiyatronun, üç temel öğesi var: Metin, oyuncu ve seyirci. Bunlar dışında, tiyatroyla ilgili aklınıza gelen hangi terimi ya da kavramı çıkartırsanız çıkartın, bir tiyatro performansından sözedebiliriz. Ama bu üç öğeden birine dahi dokunsanız ortaya çıkan şeyin bir tiyatro eseri olması mümkün değil.

Seyirci olarak, sahnede izlediğimiz oyunlarda, oyunun defalarca prova edilip, türlü süzgeçlerden geçmiş haline şahit oluruz. Oyunun, seyircinin karşısına çıktığı ana kadar, ne çabalar, akıtılan ne terler olduğunu tahmin etmek zordur.

Yönetmenin, farklı bir tercihi ya da arayışı yoksa, bir oyunun provalarının ilk aşaması okuma provaları olur. Bu dönemde, oyun, yönetmenin ve oyuncuların kafasında iyice şekillenerek, bu "takım oyunu"nda iyi bir oyunun ortaya çıkması için gerekli olan fikir birliğine varılır ve genellikle bir hafta kadar süren bu dönemden sonra sahne provaları başlar. Oyunun seyirciyle buluştuğu o ilk günde ise, okuma provalarındaki acemilikler, yeni bir metinle karşılaşmanın getirdiği heyecanlar, çoktan unutulmuştur bile.

Fakat iş, okuma tiyatrosunda değişiyor: okuma tiyatrosunda seyirciyle buluşma, metnin sadece iki kere okunmasından sonra ortaya çıkar. Seyirci penceresinden baktığımızda, bir okuma oyununu izlediğimizde, kendimizi hazırlık aşamasında olan bir oyunun prova dönemindeki ikinci günü izliyormuş gibiyizdir. Sanki oyun provalarını takip etmeye hak kazanmış bir denetmen, bir otorite gibi oturup, oyunu gözlemleme fırsatımız olmuştur.

İşin oyuncu kanadındaki heyecan ve kaygıları tahmin etmeniz zor olmasa gerek. Zira, oyuncu bilir ki, okuma oyunu çok farklı bir dinamik gerektirir. Kostümler, dekor, makyaj, ses, ışık ve ezberleme ve oyunculuk çalışmaları için ayrılan bir aylık, görece uzun, bir prova dönemi olmadan, seyirciyi oturduğu koltuklarda layıkıyla ağırlamak zor bir iştir. Oyuncunun bunu yapabilme becerisi, tiyatronun başka hiçbir türünde bu denli kendini göstermez. Oyuncu, oyunu okumaya başladığı andan itibaren bunun bilinciyle çalışır.

Sizler de, oyuncuların hiç görmediğiniz bu gizemli mecrasına ancak okuma tiyatrosuyla şahitlik edebilirsiniz. Tadını çıkartmaya bakın...

Koray ONUR

Not: Bu yazı, Kocaeli Şehir Tiyatrosu bünyesinde yapılan, okuma tiyatrosu etkinlikleri için kaleme alınmıştır.