müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2017 Çarşamba

Who Lights The Sun



Türkiye’deki sahne insanlarının pek de haberdar olmadığını düşündüğüm Rene Aubry, haberdar olduğunu düşündüğüm (düşünmek istediğim demek daha mı doğru acaba?) Phillip Glass, Manos Hadjidakisa ile çalışmış bir gitarist ve besteci. Onun müziği sahne müzikleri yapmasından kaynanan büyük bir çeşitlilik içeriyor ve her şekilde insanın içinde bir yere dokunmayı ziyadesiyle başarıyor. Who Lights The Sun ise tam da böyle bir çalışması… Müziği anlamak, onu dinlemektan daha zordur kuşkusuz, ama bu parçada atmosferi anlamak için çok da bir şey yapmanıza gerek yok aslında…. 

26 Temmuz 2012 Perşembe

İYİCE CANIMIZ SIKILMAYA BAŞLADI

Birkaç ay önce, Korsan'a Karşı Olmamak adında bir yazı yazmıştım. Bu yazıda yazdıklarımı bilk akıl eden elbette ben değildim. Sanat çevrelerinde, korsanın, tekelleşmeye, sanatın kalitesizleşmeye başlamasına karşı bir çıkış olduğuna dair kanı gittikçe artmakta... Korsanın bir arayışın sonucu olduğunu düşünen bir sürü insan var artık.

Konuyu buraya bağlamak zor değil, yazının sonuna kadar sabredin.
Geçen gün Moda'nın sevdiğim mekanlarından biri olan Bast Cafe'de otururken, genelde kafelerde dağıtılan "beleş" dergi Karga'ya rastladım. Karga, tüm kalitesi ve içeriğiyle yıllardır bizimle, tüm dergicilik tekelleşmesinin içinde kardelen gibi varolmayı başarıyor diye düşünürken, sayfaları içinde de ayrı bir sürprizle karşılaştım.

Tayfun Polat'ın röportaj yaptığı, kendi deyişleriyle, "Türkçe sözlü güzel müzik." yapan grup, Rehber...

Bu grupta en çok dikkatimi çeken şey, müzik ve sanata bakışlarındaki oturmuşluk, özgüven... Grubunu vokalisti Serhad Özmen'in şu sözleri bunu göstermiyor mu: "(...)Herhangi bir şeyi beğenmede kişinin ahlakı, kültürü ve morali belirleyici rol oynar. Bu belirleyici kavramlardan birinin eksikliği, beğenide çarpıklaşmaya meyil verir(...)"


Eğer bir müzisyende, müziğine güven yoksa şu demeci nasıl verir? Grubun bas gitaristi İlker Filiz bakın ne diyor:  "(...)Memlekette yuhalama kültürü yok ya. Kötü müzik yapılıyor seyirci de alkışlıyor, bravo diyor. Ajdar çıkıyor, adamla dalga geçiliyor, adam da kendini megastar zannediyor. Yazık değil mi ya? Ne kadar ikiyüzlüyüz.(...)"


Peki bu müzisyenler para karşılığı müzik yapma, müzikte paranın yeri meselesi üzerine ne düşünüyor olabilir? Yine Serhad Özmen'e kulak verelim: "(...)Bir şeylere "rehber" olma amacıyla bir şeyler yapıp, onu rafa koyup üzerine etiket koyarak insanlara satarsanız, bu biraz yalancılık olur, ikiyüzlülük olur. Madem ki paylaşmak istiyorsun, onu internete herkesin ulaşabileceği bir şekilde koymak lazım. (...) Müziği paralı bir hale getirenler, şu anda utanması gerekenler. Türkiye'de birisinin yaptığı müziği beğeniyor olsaydım ve müzik sektörünün yok olduğunu bilseydim, onun konserine gitmek gibi bir görev edinirdim kendime. Galiba bu tabana doğru gidiyoruz; insanlar sevdiği müziği, beğendiği grupları kendileri var ettirecekler."


Korsanın bir hırsızlık şekli olduğunu sanmıyorum. Halkın duygularının sömürülerek, yine ona satılan sanat ile o sanatı üreten "sanat" çevrelerinin hırsızlık üzerine ukalalık edip, mevzunun prensiplerini ortaya koyma çabalaması son derece saçma.

Korsan, şuan için "korsan". Bir gün gelir, devran döner.

Yaşadığı zamanda kendisine haydut denen, şimdi ise memleketinde bir kahraman olarak görülen William Wallace ile ilgili, İlker Filiz'in sözleri akıldan çıkarılmamalı: "Bravehart'tan tanıdığımız cengâver abimiz William Wallace da sonuçta halktan biriydi. Canını sıktılar, William Wallace oldu." 


Artık gerçek sanatçıların canı sıkılmaya başladı.


Koray Onur

Not: Grubun albümünü indirmek isterseniz www.rehbertuar.com sitesine uğrayın.

23 Aralık 2011 Cuma

3. MURAD'I, SABAH NAMAZINI KAÇIRDIĞI İÇİN TANIYORUM.


Tarihle, hadi Osmanlı tarihi diyelim, özellikle meşgul olmuyorsanız 3. Murad’ın adını, kimin nesi olduğunu bilmeniz pek mümkün değil. Fatih’i, Kanuni’yi, Yavuz’u, Hürrem’i, Kösem’i biliriz de, 21 yıl saltanat sürmüş bu padişahi bilmeyiz.

Ben de bilmeyecektim...

Artık biliyorum. Neden mi?

3. Murad, bir gün sabah namazına uyanamadı da ondan.

Duyduğu suçluluktan mı desek,”Şerden çıkacak hayır”ı bulmaya uğraşmaktan mı desek, bu olaydan sonra bir şiir yazdı; Santuri Ali Ufki Bey’e verip, bir şarkı besteletti de ondan tanıyorum.

3. Murad, büyük bir adam olabilir, 21 yıl gibi azımsanmayacak saltanatında çok önemli işler yapmış olabilir ama ben onun yazdığı bir şiirle, yüzümü ona çeviriyorum.

Eğer hangi şiir ve şarkıyı kastettiğimi bilmiyorsanız, bu parçayı dinlediğinizde bana hak vereceksiniz.

Dünya böyle bir çok örnekle doludur ki, çok önemli şahıslar yıllarca göremedikleri bir değeri, aniden, bir sanat eserinden dolayı görmeye başlarlar.

Sanatın gücüne bir not olarak ekleyelim...

Koray Onur



Uyan Ey Gözlerim
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Sultan 3.Murad

22 Eylül 2011 Perşembe

VAROOOUUUVVV!


Ne zamandır şöyle çakralarımızı açacak, bize “ne” ve “kim” olduğumuzu düşündürtecek bir müzik eseri ortaya çıkmıyor, özellikle armonik düzenin çarkları arasında ezilen Batı müziği kültürel bir tıkanma yaşarken, tek müzik kaynağımızı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyorduk.

Oysa Ankaralı Namık yetişti imdada... Sağolsun, müthiş bir Barış Manço “Kavır”ıyla karşımıza çıktı. “Bal böceği” adlı şarkısını almakla kalmadı, onu Red Kit'den yaptığı “Dalton” alıntısıyla da harmanladı. (Barış Manço'nun tırt bir şarkısı olan bal böceğini dinlemek için tıklayın)


İnsanlar küfür etmeyi terbiyesizlik, ama onun imasını yapmayı büyük bir zeka göstergesi sanıyor. Terbiyesizlik ile deha arasındaki mesafede neler var orayla ilgilenen yok. Şu ankaralı Namık, bize bunu sorgulatmayı başarıyor.

Kalkmış bir kobra yılanı.
Bu gibi videolar, askerde sık sık izlenir. Zira yasaldır ve yasal olmakla birlikte pornografik öğeleri de barındırır. İnsan pornografik olmanın yollarını her zaman buldu, bulacak. Bari porno serbest olsa da, biz de biraz kaliteli porno izlesek. Yüzünü peçeyle gizleyen ablanın ise en oynak, en işveli olanı olması da gözden kaçmıyor. Bir yandan da bunu çok normal buluyorum. Yüzünün gözükmesini istemediği bir yerde, yüzünün gözükmesini istemediği bir şeyler yapacak kişi ne yapar, yüzünü örter.

“Açın gızlar arayı salıyom gobrayı” lafı değil de, beni asıl, sonrasında gelen “varroouuuvvv!” nidası bitiriyor. Bu mu lan bizim gaza geldiğimiz nida?


11 Nisan 2011 Pazartesi

CARTEL’DEN HOŞ BİR SEDA.


Bundan 16 yıl önce, rap müziği sadece yabancıların yapabileceğini düşündüğümüz, pop müziğin pek büyük bir atılım gerçekleştirdiği yıllardı.


Ayrıca, Güner Ümit adlı çok popüler sunucunun bir canlı yayın sırasında alevilerle ilgili olmayacak sözler söylemesi sonucu tv hayatının bittiği (aynısını geçenlerde Mehmed Ali Erbil de yaptı, ama onun tv hayatı falan bitmedi); Gaziosmanpaşa mahallesi’nde iki kahvehanenin otomatik silahlarla taranmasından sonra çıkan olaylar ciddi bir hal kazandığı; Nasuh Mahruki’nin Everest’in tepesine çıkan ilk türk olduğu, Melih Gökçek’in, Ankara’nın ambleminden Hitit Güneşini çıkardığı (yerine ne koyduğunu siz bulun) hasılı enteresan bir yıldı 16 yıl önceki 1995 yılı.


tam bu sırada alman-türk ortak yapımı olan Cartel adlı bir grup, gayet milliyetçi söylemleri, güzel bir müzik altyapısıyla sunan rapiyle hayatımıza şimşek hızıyla girmişti. Hop, ne oluyor dur demeye kalmadan, ortalık, “Caırrtieeel bir nummara en büyyük...!” diye diye dolaşanlarla dolmuştu. Ne yalan söyleyim, benim de ezbirimdeydi o parça (unuttum şimdi.)


Türkiye’nin enteresan hali üstüne, bir de Almanya’da ard arda Türklere karşı girişilen saldırılar artmış bu olaylar Türkiye’ye hemen yansımıştı. Hatta bu arkadaşların kliplerinde bu saldırılardan arta kalan yanmış arabalar, sokaklara taşmış insanlar da yer alıyordu.

Vallahi iyi müzik yapıyorlardı. Sözleri de kötü değildi. Biz bu adamları ülkücü sandık, ama değillerdi. Bunu hem şimdi bakınca anlıyorum, hem kendileri de ülkücü olmadıklarını söylüyor (bak inanıyorum hemen. Samimi ol, canımı ye)...


İyi bir rap anlayışı, iyi altyapı ve müzikal tada sahip olup bir de doğru yer ve zamanda olunca, gazı almak hiç de zor olmuyor. O zamanlar Cartel’de de bu böyle oldu ve müthiş bir başarı yakaladı.


Ama hızlı giden atın boku seyrek düşer kabilinden, bir süre sonra Cartel’i göremez olduk, yine bir çıkıp, parladıktan sonra tek albümlük müzik hayatını ileri götüremeyen sağlam rock grubu Ünlü ile bir ortak çalışma yaptılarsa da, sonrasında pek rastlamadık kendilerine ve bu durum tam 16 yıl sürdü. Şimdi Cartel karşımızda.

Şuan 18 yaşlarında olanların hatırlamayacağı Cartel, geçenlerde Beyaz Show’a çıktıklarında, Beyazıt Öztürk kuliste çok bekledikleri için özür dileyince Grubun solisti, “16 yıldır bekliyoruz biraz daha bekleriz sorun değil.” gibi, geriye atılmış ses sanatçısı ya da “Yeşilçamın unutulan yüzü, bir zamanlar hepimizi güldüren o sanatçı yıllardır ihmal ediliyor.” tadında bir mağduriyet alanına girmek istemişti.

Halbuki gerek yokmuş. Aldım, albümü dinledim. mis gibi albüm olmuş. Rap müziğin hayatla derdi olan kıvamını, ajitasyona varmadan tutturan; müzikal olarak gayet kaliteli bir altyapı kuran; zaman zaman gaza getiren, zaman zaman sözleriyle kafamızı açan gayet güzel bir çalışma.

Tanıyan, tanımayan herkese, Cartel’i öneririm.