oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2011 Cumartesi

TİYATRODA SEYİRCİYİ ALKIŞLAMAK


Benim, seyirci tarafında olduğum 90’ların başında, oyunun bitiminden sonra, oyuncuların sahneyi terkederken, seyirciyi alkışlamak gibi bir adeti yoktu.

Nedense, özellikle 2000’li yıllarda, bu hareket geleneksel bir hal almaya başladı.

Öncelikle şunu saptamak lazım: Alkış, bir beğeni sonucu yapılır, seyirci de, bir oyunu, beğendiği için alkışlamaktadır, ve beğenmiyorsa alkışlamamalıdır. (Elbette, günümüz seyircisi, maalesef, alkışın, beğeni seviyesinin bir göstergesi olduğunu bilmeden, “adet olduğu üzre” alkışlamaktadır. Yine de, seyirci, alkışın nasıl ve ne için yapıldığını bilmese de, bu, onun gerçek niteliğini değiştirmez. Neyse, konuyu dağıtmayayım.)

Dediğim gibi, alkış bir takdir ve tebrik göstergesidir. Alkışı gönderen seyirciye karşı, oyuncu bu tebriği, şükranla kabul eder. Yani teşekkür göstergesi olarak eğilir.

Buraya kadar her şey gayet izana, nizama, ve nezakete uygunken, biranda oyuncunun seyirciyi alkışlayarak, süreci tersinden tekrar başlatması ne ola ki? Seyirciler de, bir kez oyunculara eğilsinler ve tiyatroyu öyle mi terketsinler istenmektedir; yoksa seyirci oyunu çok mu iyi izlemiştir (iyi izlemek nasıl bir şey?); o kadar iyi izlemişlerdir ki, oyuncular kendilerini alkışlamaktan alamamamışlar mıdır?

Şahsen, seyirciyi alkışlama tavrının altında, bir aşağılık kompleksinin yattığını düşünüyorum. Oyuncu/tiyatro insanı, bu kadar işi gücü içinde tiyatroya “zahmet” edip gelen; maç, dizi, sinema filmi yerine tiyatrosunu tercih ve teşrif eden seyirciye minnetini ifade etmektedir, kendince.

Şayet bir sanatçı, sanatını, samimiyetle, diğer bir çok meşgaleden daha tercih edilebilir, ortaya koyduğu işini tebriğe değer görüyorsa, kendisine talep gösteren kişiyi tebrik eder mi?

Ama siz, aklınızın bir köşesinde dahi olsa, üretinizin ya da topyekûn sanatınızın, birçok şeye nispetle daha geri planda olduğunu düşünüyorsanız, onu tercih edenlere minnet duyar, teşekkür etmeye başlarsınız.

Seyirciyi alkışlayan meslektaşlarım kendilerini bu yazının muhatabı olarak görmüyor olabilirler, ama özeleştiri yapıp, yol yakınken bilinçaltımızın kirinden pasından kendimizi arındırmadığımız sürece, gereksiz adetlerden kurtulamayız. Mesleğimize önce biz gereken değeri talep etmedikçe, toplumun gözünde yükselemeyiz.

Koray Onur

Not: Kullandığım videoda, bana göre, doğru bir alkış sekansı vardır.


19 Nisan 2011 Salı

YÖNETMENİM OLUR MUSUN?

Telefonum çalıyor. Bilmediğim bir numara... Açıyorum, bir kız sesi...

“ Merhaba, Koray Onur’la mı görüşüyorum?”
“Evet, buyrun?”
“Ben Mimar Sinan, öğrencisiyim. Bir bitirme filmimiz var da, oynar mısınız diye soracaktım.”

Adaptan, erkandan nasibini almamış bu kız, işin içinden olmayanların anlamayacağı bir şekilde, aslında benden, çekeceği bir bitirme filmi ödevinde oyuncu olarak bulunmamı rica(!) ediyor. Ne kendini tanıtmak, ne de bir şey. Oynar mıyım, oynamaz mıyım, sorduğu bu.

“Bu numarayı nereden buldunuz?”
“Bizim bir listemiz var da, o listeden seçip arıyoruz.”

Demek ki, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-tv bölümü öğrencilerinin elinde böyle bir liste var, onlar, burdan “seçmece” yapıyor, muhtemelen “gugıllayıp” fotoğraflarımıza “falan” bakıyor ve sonra hemen arayıp, kendilerini tanıtma gereği dahi duymadan, kendince muhteşem olan filmlerinde rol almamızı istiyorlar.

İşte geleceğin yönetmen adaylarından birinin küçük bir portresi.

Peki okulda ders veren hocaları, bu yönetmen adaylarına, ellerindeki en önemli malzeme ve en mühim çalışma arkadaşları olacak oyunculara nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili en ufak bir ders vermiyor, ya da uyarılarda bulunmuyor mu?

Biz, oyuncular, sanatçılar olarak, görmeyi hakettiğimiz muamele için boş yere, yanlış mecralarda mı didinip duruyoruz? Sanırım öyle.

Okul dediğimiz yerde eğer sadece teori veriliyorsa vay halimize. İnsan yetiştiren okulda insanlık adabı yoksa vay halimize...

Bu olayları yaratan sebepler hakkında, çok haklı olduğumu sandığım teorilerim var. Ama bunlar apayrı bir tartışmanın konusu, biri gelip fikrimi sorarsa, onları da söylerim elbet.

27 Mart 2010 Cumartesi

OKUMA TİYATROSU: OYUNCUNUN GİZEMLİ MECRASINA BİR YOLCULUK

Tiyatronun, üç temel öğesi var: Metin, oyuncu ve seyirci. Bunlar dışında, tiyatroyla ilgili aklınıza gelen hangi terimi ya da kavramı çıkartırsanız çıkartın, bir tiyatro performansından sözedebiliriz. Ama bu üç öğeden birine dahi dokunsanız ortaya çıkan şeyin bir tiyatro eseri olması mümkün değil.

Seyirci olarak, sahnede izlediğimiz oyunlarda, oyunun defalarca prova edilip, türlü süzgeçlerden geçmiş haline şahit oluruz. Oyunun, seyircinin karşısına çıktığı ana kadar, ne çabalar, akıtılan ne terler olduğunu tahmin etmek zordur.

Yönetmenin, farklı bir tercihi ya da arayışı yoksa, bir oyunun provalarının ilk aşaması okuma provaları olur. Bu dönemde, oyun, yönetmenin ve oyuncuların kafasında iyice şekillenerek, bu "takım oyunu"nda iyi bir oyunun ortaya çıkması için gerekli olan fikir birliğine varılır ve genellikle bir hafta kadar süren bu dönemden sonra sahne provaları başlar. Oyunun seyirciyle buluştuğu o ilk günde ise, okuma provalarındaki acemilikler, yeni bir metinle karşılaşmanın getirdiği heyecanlar, çoktan unutulmuştur bile.

Fakat iş, okuma tiyatrosunda değişiyor: okuma tiyatrosunda seyirciyle buluşma, metnin sadece iki kere okunmasından sonra ortaya çıkar. Seyirci penceresinden baktığımızda, bir okuma oyununu izlediğimizde, kendimizi hazırlık aşamasında olan bir oyunun prova dönemindeki ikinci günü izliyormuş gibiyizdir. Sanki oyun provalarını takip etmeye hak kazanmış bir denetmen, bir otorite gibi oturup, oyunu gözlemleme fırsatımız olmuştur.

İşin oyuncu kanadındaki heyecan ve kaygıları tahmin etmeniz zor olmasa gerek. Zira, oyuncu bilir ki, okuma oyunu çok farklı bir dinamik gerektirir. Kostümler, dekor, makyaj, ses, ışık ve ezberleme ve oyunculuk çalışmaları için ayrılan bir aylık, görece uzun, bir prova dönemi olmadan, seyirciyi oturduğu koltuklarda layıkıyla ağırlamak zor bir iştir. Oyuncunun bunu yapabilme becerisi, tiyatronun başka hiçbir türünde bu denli kendini göstermez. Oyuncu, oyunu okumaya başladığı andan itibaren bunun bilinciyle çalışır.

Sizler de, oyuncuların hiç görmediğiniz bu gizemli mecrasına ancak okuma tiyatrosuyla şahitlik edebilirsiniz. Tadını çıkartmaya bakın...

Koray ONUR

Not: Bu yazı, Kocaeli Şehir Tiyatrosu bünyesinde yapılan, okuma tiyatrosu etkinlikleri için kaleme alınmıştır.