psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2013 Pazartesi

HİPERAKTİF: BOŞ BELEŞ KULLANILAN BİR SÖZCÜK

Geçenlerde başıma gelen bir olay, bu konuda duyarlı olmamız
 gerektiğini bir kere daha anımsattı.

    Bugün PTT’de, kapıdan gelen “Şuraya otur!” diyen kadın sesiyle irkildim. Önünden bir erkek çocuğu içeri daldı. Kadın arkasından, “Şuraya otur” vb. bağırıyordu. Çocuk hiç durmadan direk müdürün odasına girdi. Müdür odasında olmadığı için, çocuk kendine bu kadar güvenli bir şekilde odaya dalınca, söz konusu kadını müdüre sandım.

   Çocuk müdür odasını darmadağın etmeye başladı. Önce annesine kızgın olduğunu düşündüm. Ancak suratındaki ifadede böyle bir işaret yoktu.

   Çocuk odadan çıktı ve direk binanın da dışına gitti. Annesi yetişemedi, arkasından “tutun!” diye bağırdı. Ortalık birbirine girdi, bazı insanlar dur, diye bağırıyor, aslında birçoğu yardımcı olmak istiyor ama, başkasının çocuğu olduğu için, mesafeli davranmak istedikçe ortalık iyice karışıyordu.

   Çocuk bankonun arkasına geçti. Memurun önündeki mührü kaptığı gibi ağzına attı. Atmakla da yetinmedi, çiğnemeye başladı. Annesi ağzındakini çıkarsın diye çocuğun ensesine hafif hafif vurmaya başladı. Bunu yaparken kendine has ustalık ve alışılmışlık gözüküyordu.


BİR UYARI

   Hani, çocuğuna bir deha atfetmenin yeni ve moda yolu “Bizim çocuk hiperaktif bir dakika durmuyor genius şekerim!” demek oldu ya, bugün yaşadığım deneyim bana bunu hatırlattı. 

   Hiperaktivite  bu tecrübede olduğu gibi kişinin yakın ve u
zak çevresinin hayatını mahfeden bir rahatsızlık. Olur olmaz yerlerde bu hastalığın adını kullanıp gerçek mağdurlarına haksızlık etmeyin.

Koray ONUR

31 Ekim 2012 Çarşamba

TUZ VE DAYAK SEMBOLİZMİ

Yeminle, bana benzemiyorsa....

İnsan’ın yüzde yetmişi sudur, deriz. Eh doğru, ama insan vücudunun içinde, demir bileşiklerinin hayati bir öneme sahip olduğunu söylediklerinde garipseriz. Vücudumuzdaki demirin, inşaatlarda kullandığımız demirden hiçbir farkı olmadığını anlamak isterseniz, kesitiğiniz anda refleksle ağzınıza götürdüğünüz parmağınızdaki kanın tadına dikkat edin derim (Refleks anında neden parmağımızı ağzımıza götürdüğümüz ise ayrı bir yazının konusu olacak kadar zevkli).

Kalın bir tarifle, insanoğlunun yediği bir kaya olduğunu söylersem yine garipseyebilirsiniz. Ama tuz, insanın yediği bilinen, tek kayadır.

Sofralarımızın ayrılmaz parçası; “bunun tuzu eksik!” diye, uğruna kavgaların çıktığı; selülit gibi müthiş(!) yan etkilerine rağmen vazgeçemediğimiz tuz, sessiz sedasızbir şekilde hayatımızda yer kaplar.

Tuz, kokusu olmayan bir tat verici. Golü atmıyor ama golün pasını veriyor diyebiliriz. Bu yüzden tuz dünyanın en mütevazı şeyi, belki de. Sofra kaldırılıp, koca koca yemekler gittiği zaman o, sürekli masada yeri olan bir abide...

Virajı açıktan alıp, lafı ancak şimdi tuzun sembolizmi üzerine düşüncelerime getirmemin sebebi aslında, Kral Lear...

Burçak Yıldırım adlı izleyicimiz, bizim Kocaeli Şehir Tiyatrosu’nda bu yıl koyulan Kral Lear hakkında bir yazı yazmış ve orada bir başka hikayeye atıfta bulunmuş. Yazının orjinali burada , ama hikayeyi alıntılayalım: “Kralın, kızlarının kendisini ne kadar sevdiğini anlamak için yaptığı tuz testi hikayesi çocuk aklımıza uydurulmuş belki de en güzel Kral Lear adaptasyonu. Kral Lear'ın sadık kızı Cordelia diğer tuz hikayesinde babasını tuz kadar seven karakterin ta kendisi. Kral kendini altınlar, pırlantalar yerine tuz tanesi kadar seven kızını evlatlıktan reddeder ve topraklarından sürer. Bu sürgünden sonra birgün yemeğini tuzsuz yemeyi dener ve lezzetsiz yemek onu öyle mutsuz kılar ki kızının ona olan sevgisi bir anda başına dank eder. Sevgi ve bağlılığı somut bir alana oturtamayan saf aklımız için, lezzetsiz yemek gibi gündelik bir sorun tahayyül sınırlarımızın içinde olduğundan, birçoğumuzun çocukluktan kalan hiç unutmadığı bir öykü bu.”

Aslında maddi olarak tuz, mücevher kadar olmasa da, tarihte pek değerli bir şey olmuştur. O kadar ki, bazı ülkelerde askerler maaşlarını tuz olarak almış; tuz vergileri konmuştur.

TUZ SEMBOLİZMİ

Yemeğe az koyarsak tat almayacağımız, çok koyarsak yemeği berbat edeceğimiz göz önüne alındığında, tuzun dengeyi temsil etmesi gayet normal. Evet, tuz, ezoterik çalışmalarda her zaman çok önemli bir simge olmuştur. Ezoterik bir çalışmanın en önemli öğelerinden biri olan denge, tuzla kendini simgeleştirmiştir.

PEKİ NEYİN DENGESİ?

Bir yemeğin tuzunun yeterli olup olmadığını neye göre belirliyoruz? Elbette ki kendi damak zevkimize göre. Yani tuzla simgelenen dengenin de, bireysel bir şey olması gerekiyor, ki zaten öyle. Ezoterik yapılarda tuz, ruh ve vücut arasındaki dengeyi simgeler. Metafizik bir ruha inanmıyorsanız psikoloji biliminin alanına giren konuyla, fiziki alanı dengeleyen simge olarak bakmanız mümkün tuza.


Bizim dayak ortamı pek böyle karizmatik değildi...

Ben, kavga etmenin çok da garipsenmediği bir kültürde büyüdüm. Yumruk yumruğa kavganın, konuların çözümünde hiçbir faydası olmadığını öğrendikten sonra kavga, dövüş işlerini bıraktımsa da bazı raconları hatırlarım. Mesela, karşıdaki bizi ne kadar tahrik ederse etsin, eğer bizden fizik olarak güçsüzse onu dövmek olmazdı. Bizden güçlü olanla ise kavga etmek aptalca olacağından öyle bir durumda kaçmak, korkaklık sayılmazdı. Ben o zamanlar tuz sembolizmini bilmezdim, ama böyle bir dengeyi “dayak sembolizmi” üzerine kurmuşuz işte...

13 Haziran 2011 Pazartesi

MÜHİM DERGİ: PSİKEART


Dergi denen mefhum, adı üstünde, derlenen yazı veya görsellerden oluşmuş bir bütünlüğü ifade eder. Derlenen “şey”lerden oluşmuş olması sebebiyle de, yazarın dergiye “kapak atması”nı değil, hakettiği ölçüde dergide yer almasını körükleyen bir yapıya sahiptir.

Derginin, bu seçiciliğinin yanında, bir yandan okuyucu için ayrı bir deryadır. Sürekli olarak yazar değişen bir yapıda, okuyucu, yeni yazarlarla tanışma ve onlarla çok farklı pencerelerden bakabilme fırsatını yakalayarak, “keşif açlığı”nı bastırabilecektir.

Yine de bu özelliklere sahip dergicilik anlayışı ülkemizde pek de yapılmamakta. Zira, sürekli bir yayında, belli periyodlarda, bir “derleme” yapıp hem de bu derlemeyi, kadrolu bir yazar grubu değil, yine “derlenmiş” bir yazar grubuna yaptıracaksanız, işiniz hayli zor demektir. Bu zorluğu gören bir çok genel yayın yönetmeni ve yazı işleri sorumlusu ise, dergilerinde okuyucularını keşfe çağırırken, kendileri yazar keşfinden kaçınarak, isteyerek ya da istemeyerek kısır bir dergiciliğe adım atmış olur. Günümüz dergiciliğinde de en büyük sorun sanırım buradan kaynaklanmaktadır.

Ama durum her zaman böyle olmayabiliyor. Bazı dergiler, tüm bu olumsuzlukları aşmak yönünde önemli çabalar gösterebiliyor.

Bu özgün, özenli ve doğru yolda ilerlediği çok açık olan bir dergiyi sevgili kardeşim Doğa Aksak sayesinde keşfettim: Psikeart...

Psikeart, 2 ayda bir yayımlanan, psikiyatri ile sanatın iç içe geçtiği şeklinde bir kabulle hazırlanan, şahane bir dergi. Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni, M. Emin Önder büyük ve meşakkatli bir yola çıkmış ve şimdiye kadar da onbeş sayıya ulaştırmış dergisini. Yazı İşleri Müdürü, Ercan Yaşa ise zaten gayet tecribeli bir dergici. Derginin Kreatif Direktörlüğünü ve tasarımını yapan Sibel İlkin Uçuran için ise ayrı bir parantez açmak lazım. Zira, “soyadıyla müsemma”, dergiyi alıp “uçuran” bir tasarıma imza atmış. Adında art(sanat) geçen bir derginin altını doldurmak adına içeriğinin yanında iyi bir tasarım gerektiğini düşünmemek elde değil. Bu işin üstesinden ustaca gelen Sibel İlkin Uçuran, bunu yaparken derginin kolay okunabilir olmasından ödün vermeyerek ikinci bir takdiri de hakediyor.

Psikeart, önemli bir dergi, sanatın paralelinde giden insanı anlatmanın yolu belki de, psikoloji ve psikiyati ile sanatı “eşgütmek”ten geçiyor. Bu açıdan dergi, büyük bir boşluk dolduruyor. Emeği geçen herkesi tekrar tebrik ediyorum.


30 Nisan 2009 Perşembe

Bağlılık ve Doğruluk

Bir fikri savunmak ve onun ardından gitmek, belki de, insanoğlunun en önemli haklarından biri. Bir fikre sahip olup, o yönde giden birini ayıplamaksa, bir insanın yapabileceği en saçma şeydir, herhalde.

Aynı zamanda, bir fikri savunmak, sorumluluktur. Savunduğumuzu ifşa ettiğimiz o fikrin doğal olarak temsilcisi olur, o fikri, özellikle ilk kez sizin aracılığınızla tanıyan insanların "ilk intibaı" olursunuz. Hangi "-izm" ya da hayat görüşüne üye ya da sempatizan olursanız olun, insanların karşısına artık Ali ya da Ayşe olarak değil, savunduğunuz ya da takipçisi olduğunuz fikrin vitrini sıfatıyla çıkarsınız. Bu, o konuyla ilgili konuşmanızda da, yazmanızda da böyle olur.

Savunduğu fikrin, bilgisiz ve hatta bilgisizliğinde ısrarcı; iyi iletişim kuramayan; başka insanların ne söylediğini umursamayan; ben yaptım oldu egosuyla dolup taştığı bir vitrinde sunulmasını isteyenler parmak kaldırsın. Aklı başında herhangi biri yukarda saydığım bu kötü özelliklerden bırakın hepsine birine bile sahip olsa, düzeltmek için kolları sıvayacaktır.

Ama önümüzde bir engel duruyor olabilir: Bağlılık. Olur ya, bağlılığımız, doğruların üzerine çıkabilir, doğruluk bilincimizi ya da erdemlerimizi bastırabilir.

Kendimden bir örnekle devam edeyim: Bilen arkadaşlarım vardır, Nazım Hikmet'i çok severim. Facebook'ta Nazım Hikmet'le ilgili hazırladığım bir videoyu paylaşmak istedim. Video'nun tanıtım yazısında, Nazım Hikmet'in Vatan Haini adlı şiirindeki "Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala." dizesini kullandım. Fakat, Nazım Hikmet'i en az benim kadar seven bir arkadaşım bu dizeyi "Nazım Hikmet vatan hainline devam ediyo hala." diye yazdığımı farkederek videoya yorum yaparken beni uyardı.

Gerek sinirin gerek ise, Nazım Hikmet'e bağlılığımın, doğru olan bu yorumu bastırmasının etkisiyle, arkadaşımın Nazım Hikmet'i sevdiğini unutarak, onun şahsına saldırdığını düşündüm ve amacımın Türkçe öğretmek olmadığını, Nazım'la ilgili bir video olduğunu belirten bir cevap döşendim. Öyle ya, önemli olan, Nazım'ın mesajını iletmek ve onu bir kez daha insanlara hatırlatmaktı.

Arkadaşım bana, Nazım Hikmet'i kendisinin de çok sevdiğini söyleyen bir başlangıç yaparak, onun gibi, Türkiye'nin savunucusu olan ve bu uğurda ağır bedeller ödemiş bir şairi insanlara sunarken çok değer verdiği ülkesinin en önemli öğelerinden biri olan anadiline sahip çıkmanın doğru olacağı şeklinde bir cevap verdi.

Evet, haklıydı. Bütün bu mesajlaşmalar herkesin okuduğu bir yerde olduğu için utanıyor ve kendi kendime kızıyordum. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere... Karşımdaki argüman o kadar güçlüydü ki, cevap da vermezdim. En iyi yol şuydu: Benimki de dahil tüm yorumları silmek.

Bağlılığım, doğru olanları görmemi engellemişti... Bağlılık neye olursa olsun, yobazca olabiliyordu...

Anlattıklarımda ve yazdıklarımda doğruları bulup, üzerinde düşünen ve bu satırları okuma zahmetine katlanan herkese sevgilerimle.

Koray ONUR