1 Ağustos 2022 Pazartesi

FUTBOLUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (BİR TAĞŞİŞ ÇAĞI)

Yaklaşık onbeş yıldır adımımı atmadığım halısahalara , Gönen’e gelince geri döndüm. Buradaki benden onbeş yaş küçük bir topluluk, bana bu fırsatı verdi. İyi de oldu, olgunluğumla sahada “az güç harca, çok iş yap.” felsefesini hayata geçirebiliyorum. 


Tabii uzun zamandır uzak kaldığınız bir ortamda olunca yeni trendleri daha iyi gözlemleme şansınız oluyor: Meğer instagramda sık sık kaşımıza çıkan, profesyonel futbolcuların topu üst direğe çarptırıp gelen topu tekrar tekrar direğe çarptırması, halısahalarımızda maçöncesi ısınma seanslarının bir parçası olmuş. 


Bu, basit bir durum gibi görünse de bence ilginç bir sosyolojik değişime işaret ediyor.


Bizim o gördüğümüz hareketleri futbolcular bir antreman, çoğu son derece sıkıcı, taktik çalışmalar ve en önemlisi her gün yaptıkları uzun süreli antremanlar arasında eğlenmek, biraz da kafalarını dağıtıp stresten uzaklaşmak için yapıyorlar. Yani “direğe top çarptırma challenge” bir yan ürün.


Ama gerçek profesyonellerin bu yan ürünü, bizim sahalarımızın ısınma zamanlarının tamamını kaplıyor. Attığı şutların gerçekten çok az bir kısmı kaleyi bulabilen halısaha oyuncuları, bu bölümü atlayıp “direk challenge” yapıyorlar. Çünkü onu yaparlarsa kendilerine ve diğerlerine iyi futbol oynadıklarını göstermiş olacaklar.


Tağşiş kelimesini duymuşsunuzdur: Tdk’da tağşiş, “Bir şeyin içine başka bir madde karıştırma, katıştırma” olarak geçiyor. Daha çok gıda sektöründe yapılan bu uygulama, orijinal bir malzemeyi daha ucuz ama ona benzeyen bir maddeyle karıştırıp, maliyetini düşürerek, haksız kazanca sebep olmak için kullanılıyor. Ballara şeker şurubu ve aroma ekleyip “bal olmayan bir bal” elde etmek gibi…


Çağımız malesef gıdada değil, hayatta da bir “Tağşiş Çağı”.


Son derece sıradan olan hayatlarımızı, sıradan olmayan yaşantılarla karıştırarak sunuyoruz böylece insanlara çok iyi bir hayatımız olduğunu gösteriyoruz. Bunda da kullandığımız araç, Instagram, Facebook, Twitter gibi mecralar oluyor. 


Oysa hayatı yaşamayı atlayıp, sadece iyi taraflarını (hem de süsleyerek) sunduğumuz zaman, hayatı değil, onun görüntülerini yaşamışız demektir. Bu görüntüler ise tüm bir hayatı yaşadığımızda alacağımız takdiri bize sağlarsa vay halimize. Bu takdir bize yeter ve bir hayat yaşamanın anlamsızlığını görmezden gelmemiz an meselesi olur. 


Çocuğunu paylaşan anne, insanlar onu takdir ettiği zaman, çocuğu konusunda yükümlülüğünü bir kenara atıp sadece görünürlüğü üzerine kafa yormaya başlayabilir; sadece direk challenge yapan biri bunu yapmayı, gol atmaktan daha önemli sanabilir; kameranın gördüğü yeri düzenli tutan biri, başkaları görmediği sürece dağınık ve pis bir ömür geçirebilir?


Efendim? Zaten öyle bir zamanda mı yaşıyoruz? O yüzden Tağşiş Çağı, dedim ya…

7 Temmuz 2022 Perşembe

Her Yazdığımızı İnsanlar Okumalı mı?

 Neden yazıyoruz?


Yazının bulunmasında en önemli itkinin, ekonomik ilişkiler olduğu bilinir. Kimden ne kadar mal alındığının ya da kaşılığında ne yapıldığının kaydını tutmak için yumuşak kilden tabletler üzerine çivimsi ekipmanlarla işaretlemeler yapılıp sonra fırınlanması fikri, yazının gelişmesine sebep oldu.


Ama, ekonominin önemi kadar başka şeylerin de önemli olduğunun farkına varmış olan insan yazıyı, ülkeler arası anlaşmalarda, önemli bulduğu olayları başkalarına, belki de gelecek nesillere, aktarmak için de kullanmaya başladı. 


Yani diyebiliriz ki yazı bir iletişim şekli olduğu kadar bir saklama aracı da… İnsan kendi hayatıyla ilgili kayıtları yazı yoluyla tutabiliyor. Bu aynı zamanda kendiyle de bir iletişim yolu açıyor. Bir defterime not aldığım bir düşünce 20 yıl sonraki bana bir mesaj olabilir. Unutmuş olduğum bir düşüncemi bana tekrar hatırlatıp, bir hatayı yapmamı bile engelleyebilir. Bu açıdan bakıldığında her not, gelecekteki kendimize bir mektup niteliği taşır.


Yazının bu işlevini bildiğimden ve hatta önemsediğimden, çevremin, “Bu kadar yazıyorsun, bir kitap niye yayınlamıyorsun.” Demelerini önemsemem. Zira kitap çıkarmak, insanın kendi kendine yazdığı notlara benzemiyor. Nasıl evde tekbaşımıza otururkenki halimiz tavrımızla, insanların arasına çıktığımızda halimiz arasında bir fark varsa kendi kendimize yazdığımız şey ile insanlara sunacağımız şey arasında bir fark olmalı. Kendine has bir disiplini, özeni içermek zorunda. Yazdığımız şey bir hikaye, deneme, şiir ya da roman olsa da değişmez bu. Onu okuyacak kişilerin, yazdığımız şeyle ilgilenmek için bir sebebi olacak mı, onlara yeni bir şey sunacak mıyız, hoşça vakit geçirecekler mi gibi soruları sormak, yazarın en önemli sorumluluğudur. 


Konuşurken bağlamından kopuk, gereğinden fazla ve beynimizi taciz edercesine davrananlara geveze diyoruz. Bu yazdıklarımız için de geçerli. Yazı gevezesi olmamak çok önemli.


Ücreti mukabilinde kitapların basıldığı bu zamanlarda bu uyarıyı not düşmek gerekiyordu. Şimdi siz sağ, ben selamet…

21 Nisan 2022 Perşembe

AŞK İÇİN KİRLENMEK


Bir atölye düşünelim: Örneğin, bir demirci atölyesi olsun. Günümüzde yapılabilecek neredeyse tüm demir işlerini, bireylerin kendi ortamlarında yapması ile ilgili bir engel de yoktur artık. Gerekli aletler çok daha ulaşılabilir bir hale geldi. Bir işin nasıl yapılması gerektiğini öğrenme yollarına da ulaşmak son derece kolay. Neden bir atölyede iş yaptırmaya ihtiyacımız var?


İlk olarak şunu söyleyeyim, bir alanın sadece bir iş için ayrılması son derece güçlü bir şeydir. Biliyorum artık “multifunctional” ortamların çağındayız. Gelegelelim bu “her şeyi vadeden” alanlar hiçbir şey sağlayamıyor. Mesela sadece kahve sattığı iddiasındaki bir yer, artık küçük bir pastane alanına dönüşmüş durumda. Bu ahengin içine doğmuş insanlar hem iyi bir tatlı, hem de iyi bir kahve aldıklarını düşünebilirler ama bu, kategorik olarak mümkün değil. Dolayısıyla yediğiniz tatlı bir tatlıcıdan gelir, ancak bu şekilde iyi olabilir çünkü. Her şeyi aldığınız bir yerde her şeyin üretildiğini sanmak büyük bir yanılgı. Hepsinin ayrı atölyeleri var. 


İş, pistir. Hangisi olursa olsun, dağınıktır. Eğer her işi bir arada yapmaya kalkışırsak dağılmamız da kaçınılmaz olur. O yüzden her işin bir alana ihtiyacı vardır, kendi için ayrılmış, kirliliğine ve dağınıklığına açık bir alana… Her işi yapan biri olmak, dağılmayı da getirir.


Ama biz demircilik örneğimize dönelim. Demirci atölyesi, demircilik için ayrılmış bir alandır. O işi yapmak için insanları biraraya getirir ve bir ev ya da bahçede yaratamayacağınız bir ortam oluşturur. İnsan ortamla düşünür, ortamın atmosferine göre davranır, düşüncesi ortamın genişliği kadar geniş, darlığınca dardır. Burada genişlik ve darlık kavramlarını metrekare olarak değil, ortamın sağladığı olanaklar olarak söylüyorum.


Bir demircilik atölyesi, işin kirinden pasından, çapağından korkmayan bir ortamdır. Kirlenmek, işin doğasındandır ve kirden korkmamak, onun en büyük gücüdür. Sırf bu hal bile atölye ile bir evin bahçesi ve balkonu karşısında onu güçlü bir konuma yerleştirir. Atölye gücünü, elini taşın altına koymaktan doğacak sorunları ve kirlenmeyi göğüslemekten alır. Bir ev, iş için yapılmamış bir mekan olduğundan atölyede en küçük bir çapak olarak görülen şey, orada bir facia olarak görülür ki bu da son derece normaldir zaten.


Her iş kirlidir dedik. Aşk da, sevgi de bundan muaf bir iş değil ki? Aşk da, sevgi de pistir. Eğer onun için özel bir atölye hazırlamazsak, oluşacak kirle pasla mücadele etmek imkansızdır. Hijyen takıntılı zihnimizde bir aşk dağınıklığı, bir aşk kirliliği fazladan, uğraşılması gereksiz ya da ancak işin ehilleri tarafından yapılacak bir hale gelir. Onun kiriyle, pasıyla, dağınıklığıyla uğraşmak yerine zihnimizin evinden çıkartmayı tercih ederiz.


Hijyenik ama hep bir şeyin eksik olduğu zihin evimizde mutlu(!) yaşarız. İşi ustalara bırakarak…

6 Mart 2022 Pazar

KÜÇÜK OLANI NEDEN SEVERİZ?

                 "Her şeyin, küçüğü güzel!" 

            Tedirgin bir neşeyle, bir köpeğe ya da bir aslan yavrusuna söylenirken defalarca duymuşumdur bu lafzı. Bu söyleyişi betimlerken, "tedirgin" kelimesini neden kattığımı düşünebilirsiniz: Anlatayım:

            Normalde küçük olan bir şeyin, küçüğünü görmeyi aynı neşeyle karşılamayız. Bir topluiğnenin daha küçüğünün yapılmış olmamasının bir sebebi var. Küçük olması gereken sadece küçüktür. Onun vadetttiği de budur. Büyüyeceğine ya da ancak büyüdüğünde gerçek işlevine kavuşacağını vadetmez. Zaten biz bunu da beklemeyiz. Zira aslında şunu demek isteriz: İleride büyüyecek olan bu şeyin/canlının, şuandaki küçük hali çok sevimli!

            Demek ki mesele bir potansiyel meslesidir. Büyüdüğünde bir potansiyel vadetmeyecek şeyin/canlının küçüklüğü bizim için bir şey vadetmiyor. Bir aslan yavrusunun küçüklük hallerine bakınca onun ilerde olacağı canavarın daha ortaya çıkmamışlığı ve tabii olarak kontrol edilebilirliği bizi neşelendirir. Ama elbette çok yakın bir gelecekte çıkacak keskin diş ve pençelerin tedirginliğini üzerimizden atamayız

        Gerçi aynı sebeple,  tam da böylesi bir potansiyele sahip olan küçük, bize sempatik gelir. Gelecekte olacağı şeyi henüz olmamış olduğundan, onu teşekkür eder gibi severiz. Henüz canavar olmadan bize kendini sunduğu için müteşekkür oluruz.,

        Belki bu yüzden "büyümüş de küçülmüş." kabilinden çocukları gördüğümüzde içimizi bu türden bir neşe kaplamaz. Öyle ya, onlar zaten ileride olacakları şeyi gerçekleştirmiş görünürler. Bu bakımdan bize ilginç gelebilirler, ama sempatik, asla...

        Düşünüyorum da, insanın aşk hayatında da kendinden küçük olana ilgi duymasının bu kadar sık yaşanmasının altında yatan böyle bir sebep olabilir. Evet, genelde ezberden bir şekilde "İnsan kendini yaşlı hissedince, kendinden gençlere meyleder." şeklindeki söylemi boşa çıkaran bir görüş. Zaten böylesi bir fenomen, bu kadar kolayca açıklanmamalıydı değil mi?
    

16 Eylül 2021 Perşembe

Köyden Bir Kitap Manzarası

Bir süredir, günlük, mektup vb. okumaları yapıyorum. Çoktandır kütüphanede duran, kesin iyi çıkacak ve ben bitimine hayıflanacağım diye uzak durmaya çalıştığım Tomris Uyar'ın Gündökümü'ne bu kadar günlük okurken, kayıtsız kalmam iyice imkansızlaştı. Ben de bitmesinden korka korka okumaya başladım bu kitabı, ne var ki, dokuz gün dayanabildim ve çok sevdiği bir tatlıyı hemen bitirmiş olan bir çocuğun hissettiği türde olumsuzluk barındırmayan bir pişmanlıkla bitirmiş bulundum. Kitap nasıl mı? Bir deneme yapalım, aşağıdaki tarzda yazılmış şeyleri severek okuduysanız, Tomris Uyar'dan bu zevkin yüz katını alırsınız. Şimdiden iyi okumalar. 


Elimde kitap bahçeye çıkarken, ayakkabılığın altına saklanan bir süleymancık gördüm (Süleymancığın ne olduğunu bilmeyenler 'google' layabilir). Evin hanımı Mülayim görse, saniyeler içinde kellesi gidecek. Tutamıyorum ki, dışarı salayım. Koyun sürer gibi kapıdışarı ediyorum kendilerini. Mülayim'den kurtulmuş olması neyse de, panikle kuyruğunun ucunu hediye bırakıyor bana. Ah süleymancık, diyorum. Mülayim olmasaydı da, şöyle evde bir dolaşıp, onun tenezzül dahi etmediği örümcekleri "halletseydin". Yoksa zaten eve benim "gül cemalim" için değil, istikakın için girmiştin, farkındayım.


Kitabın son altmış sayfasını, köydeki evin bahçesinde, karasineklerin tacizine rağmen bitirdim. Böyle bir tacize sadece iki şey dayanmamı sağlardı. A) Pırıl pırıl bir filtre kahve. B) Tomris Uyar gibi büyük bir yazar. Eh birincisi yanımdaki sehpada, ikincisi elimdeki kitapta olunca ben de tacizden zevk almaktan başka bir şey yapamadım.


Evet, karasinek... Köyde sivrisineklerle karasinekler arasında mesaili bir çalışma "vaka-i adiye"den. Gündüz kara, güneş gidince de sivrilikler dolu hayat. Kara sineklerin, kapkara havada ortamı terketmesi oldum olası garibime gitse de, işbölümüne müdahalem kısıtlı... Ama eve girip karalardan kurtulmak mümkünken, limonata gibi bir köy gününde bahçede kitap okumayı tercih etmişsem, katlanacağım.


Tabii, arada bir "büyük vızıltı"larıyla, yüzümün etrafında tanıdık bir arkadaşa bakıyormuş gibi keşfe çıkan arıları da anmamak olmaz. Ha soktu, ha sokacak gerilimiyle bölünüyor okuma zevkim. Ama tam şikayete niyetlenirken, Nasreddin Hoca geliyor aklıma: " Ballarını yediğine inandın da, uçtuklarına mı inanmıyorsun?". Rahatlıyorum.



Derkenar: Cevizler oluyor.


Seiton, Köteyli



3 Haziran 2020 Çarşamba

ORUÇ ARUOBA'NIN ARDINDAN: HAYATIMIN EN KÖTÜ RÖPORTAJI

Öyle herkesin mail adresi falan yok, hatta internet emekliyor Türkiye'de. SAnıyorum ülkemizde ilk edebiyat sitesini ben ve artık görüşmediğim bir arkadaşımla kurduk. yazar.com . Metis yayınlarının Taksim'deki ofisine gittim ve Oruç Aruoba'ya bir mektup bıraktım, sizinle röportaj yapmak istiyorum diye.

Birkaç gün sonra evin telefonu çaldı. Karşımda tok sesiyle Oruç Aruoba. Röportaj yapmak istemişsiniz, olur yapalım dedi, adada olduğunu dönünce yine arayacağını söyledi. Röportajı, afilli olsun diye Taksim'de, Etap Marmara Cafe'de yapalım dedim, çok kalabalık olmaz mı, dedi. Hemen rotayı kendi takıldığım tatlı bir kafe olan şimdilerde yerinde yeller esen Zambak Sokaktaki Tukan Cafe'ye çevirdim. Orada buluştuk.

19 Eylül 2000 günü, buluşma yerinde onu beklerken heyecanımı anlatamam. Çok çok önemli bir yazardı benim için, etkileri büyüktü üzerimde. GElir gelmez, burayı özellikle mi seçtiniz oldu. Masadaki kitaplardan birini açtı, oturduğumuz yerin karşı manzarasındaki kiliseyi tariflediği bölümü açtı, okuttu. Sonra biz ona sorular soracakken o bize sordu ve başladık sohbete...

Çok yazarla röportaj yapmıştım ama en kötü röportajımı onunla yaptım çünkü röportajdan vazgeçip, sohbet etmeye vermiştim kendimi... Röportaj metnini de çok zor çıkartmıştım kayıtlardan, iyi hatırlıyorum.

Biralar gittikçe geldi, kitaplarına göz ata ata geçen uzun bir sohbet. Defter yaparken tülbentle tutturmam gerektiğini de, dolmakalem temizliğinde nelere dikkat edilmesi gerektiğini de konuştuğumuz bir müthiş akşamdı.

Bir aralık elinde tuttuğu kitabından bir sayfa açtı, Koray, şurayı sen tiyatrocu sesinle oku bakalım, ben okuyamıyorum kendi yazdıklarımı dedi. Uzun bir metindi, gömüldüm okudum ve bitip de kafamı kaldırınca ne göreyim, karşımda gözleri dopdolu Oruç Aruoba. Eski aşkının hüznünü benim sesimden duyunca ağlayan, ilk kez gördüğü bir insana derhal tüm kalbini açan, Oruç Aruoba. Hani derler ya, insan hayran olduğu kişiyi tanımamalı, sukut-u hayale uğranır diye, bu Oruç Aruoba için böyle değildi. Onu tanımak bir şanstı. Sarılarak ağlamak ise bir hediye.

7 Aralık 2019 Cumartesi

İBB'DE ADAM KAYIRMA MI VAR?

Şerefiye Sarnıcı, daha önce gittiğim, atmosferini çok beğendiğim bir yerdi, İstanbul Belediyesi’nin düzenlediği resitallerden ilki olan, Viyolonsel sanatçısı, Anastasia Kobekina’nın konserine büyük heyecanla bilet aldım. Daha içeri de girer girmez, diğer resitallere de bilet almam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. 


Konserin başlamasıyla, (ki bayıldığım bir eser olan Bach’ın sol Majör 1. Süiti ile başladı) içimde bir üzüntü. Zira, sanatçıyı göremiyordum. Mesafe olarak değil, sarnıcın mimari yapısından kaynaklanıyordu bu durum. Eğer bu tek kişinin bulunduğu alana küçük bir yükselti konmuş olsa, halledilebilecek bir şeydi bu büyük sorun. Bu eseri, sanatçıya bakmak yerine dinleyerek tatmaya çalıştım.


Ahmet Haşim’in müthiş bir sözü vardır: Türk milleti söylemez, söylenir, diye. İşte o aklıma geldi ve konserin bitmesini beklemedim, alkışlar sırasında kalkarak sorumluların yanına gittim. hemen durumu  söyleyecek, sonra da yerime geçecektim. 


Ama beni dinlemeyen, söylediklerime kıymet vermeyen sinirli ve gergin bir hava ile karşılaştım. Konuştuğum zat, beni konser olduğu için dışarı davet etti, çıktık. Hiçbir hakaret ya da kötü söz söylemediğim halde karşımda sinirli ve defanslı bir kişi vardı. Bunu kendisine de söyledim. Yanımızda bir de Leyla adında etkinliğin sorumlusu hanımefendi vardı. Ben onunla muhatap olmak istediysem de, beni dışarıya davet eden bu zat, çıkmamızdan az sonra,  Leyla Hanım’ı da kolundan tutarak zorla içeri çekti giderkenken de benim için “Manyak mıdır, nedir?” dedi. 


Ben manyak mıyım, değil miyim bilmiyorum, ama olsam bile seyirciye karşı tavrın böyle olmayacağını çok iyi biliyorum. Tartışma büyüdü, oradaki bir güvenlik memuru, küçük bir insan olmanın getirdiği karakterden olsa gerek, elimi tutarak beni itekledi de. Ben ise, montunu bile alamadan dışarıya çıkmış karşısında 6-7 kişiyle kalmış, kendisine hakaret edilmiş biri olarak tepki gösterdim. Bana manyak diyen kişinin adını istedim, birinin ona müdürüm dediğini duymuştum ve oradaki insanların neden hakaret edilen ben olduğum halde, bana sakin olmam gerektiğini de anlayacak kadar tecrübeliydim. Ama yine de bu kişinin adını öğrenmek istedim. Şikayet edeceğimi söyledim (Ettim de. Hemen telefonla İBB Beyaz Masa’ya Dosya No: 3756306, ilk fırsatta da Cumhuriyet Savcısı’na). Bana kartını verdi, sonra da Türkiye’nin damarlarına işlemiş bir söz öbeğini bana takdim etti, “Git kime şikayet edersen et!”. Orada bir de bu “müdür”ün, bir dayısı ya da ne bileyim, bir desteği olduğunu da anladım. Peki, bu da böyle olsun, aldım kartı.


Kendisi hakkında pek bir bilgi yok, zaten bir iş yapmışlığı yok.
 Ama Kültür A.Ş.'de müdür. 
Aslında şikayet etmezdim, kendisinden sadece bir özür dilemesini istedim. Oysa benim de özür dilemem gerektiğini söyledi. Bunu yapmam gerektiğini düşünsem, gerçekten yapardım. Bununla ilgili bir sorunum yok. Ama eğer karşınızdaki özür dilemesine bilek bükmek ve özür dilemeye de, kendi bileğinin bükülmesi diye bakıyorsa o zaman anlamı da kalmıyor. İstediğim özür için hakkım vardı, ona bunun için bir de teşvik verecek halim yoktu. 


İnsanların kim olduklarıyla ilgilenmek yerine, yaptıklarıyla ilgilenmek gerektiğini öğreneli epey oldu. Çünkü insanın kimliği, onun kontrolünde olmayabiliyor. Doğduğu yer, yaşı, ten rengi ailesinin kim olduğu vb. O yüzden bana verdiği karttaki isme takılmadım. Yine de kimle karşı karşıya olduğumu bilmek adına internette bir araştırma yaptım ve Mithat Sinan Bolak adındaki bu zatın, Ümit Boyner’in oğlu olduğunu öğrendim.  Derhal, “Kime şikayet edersen et!”ler, “Sen de benden özür dile”ler anlam kazandı. Kendisinin mağdur bir seyirciyle konuşma kabiliyetinin neden olmadığını ve bir küçücük meseleyi kötü yöneterek kriz haline nasıl getirdiğini de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Etkinlikleri Müdürlüğü’ne 3 ay önce atanmış ve bu konularla ilgili hiçbir tecrübesi olmadığını öğrenince anladım. Taşlar yerine o kadar güzel oturuyordu ki.


Liyakatsizlik ve nepotizm. Bu kelimeler kafamda dönüp duruyordu.


Tabii benimki münferit bir olay olabilir, bu zat çok iyi bir insan, görevine layık bir donanım sahibi olabilir. Bunu da görmenin tek yolu bundan sonraki süreçte kendisinin ve onu çalıştıran İBB’nin tavrından geçmekte. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

Who Lights The Sun



Türkiye’deki sahne insanlarının pek de haberdar olmadığını düşündüğüm Rene Aubry, haberdar olduğunu düşündüğüm (düşünmek istediğim demek daha mı doğru acaba?) Phillip Glass, Manos Hadjidakisa ile çalışmış bir gitarist ve besteci. Onun müziği sahne müzikleri yapmasından kaynanan büyük bir çeşitlilik içeriyor ve her şekilde insanın içinde bir yere dokunmayı ziyadesiyle başarıyor. Who Lights The Sun ise tam da böyle bir çalışması… Müziği anlamak, onu dinlemektan daha zordur kuşkusuz, ama bu parçada atmosferi anlamak için çok da bir şey yapmanıza gerek yok aslında…. 

27 Ağustos 2015 Perşembe

LEVENT ÜZÜMCÜ vs İSTANBUL BELEDİYESİ

Levent Üzümcü'nin Şehir Tiyatrosu'ndaki görevine eminim.
Yetkililer istesin ya da istemesin...
Birkaç gün önce, "Sanatçı politik olabilir, ama dünyayı sanat yoluyla yorumlar ve değiştirecekse de, sanat yoluyla değiştirir." diye yazmıştım. Çünkü, etraf, sanatı, politikayla yoğurarak sığlaştıran; sanatın zekasındansa, politikanın kuru zekasını tercih ederek kendini de, sanatını da çiğleştiren; ikisi arasındaki hassas dengeyi bir türlü koruyamayanlarla dolu. Alavere-dalavere yapılan bir yeri betimlemek için, pejoratif bir anlam yüklenerek söylenen "tiyatro yapmak" terimini kullanmaktan pek hoşlanan bir güruhun eline malzeme veren bu kişiler, politikayla sanatı hunharca birbirine karıştırmayı "politik sanat", kendilerini de "politik sanatçı" olarak görme eğiliminde.

Son günlerde yaşanan bir olay, bunları tekrar düşünmeme sebep oldu: Levent Üzümcü, bir kamu kuruluşu olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan, "Gezi Direnişi sürecindeki duruşu ve Sosyalist Enternasyonel'e yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek" ihraç edildi.

Levent Üzümcü, politik bir kişiydi, bunu hiçbir zaman gizlemedi. Ancak, hiçbir zaman sanatına politikayı alet etmedi; politik bir aksiyon içindeyken de sanatını "kullanmadı". Kimsenin bunun aksine şahit olduğunu da sanmam.

Ancak belli ki, Levent'in kendi hayatına uyguladığı politika-sanat dengesini İstanbul Belediyesi uygulayamıyor.

Kim daha aciz?

Koray Onur

24 Ağustos 2015 Pazartesi

HARBİYE AÇIKHAVA'DA OYUN İZLEMEK

Tiyatro izleyicisiyseniz, yazın oyun izlemek zor. Birkaç tiyatro olup olmadığı tartışmalı “prodüksiyon” dışında özel tiyatrolarda zaten hareket yok. Kurumlar desen, onlar gelecek sezon için hazırlık derdinde oluyor. Bir iki tiyatro festivalinde bazı nitelikli oyunları yakalamak mümkün ama yine de sezon içindeki bolluğa alışmışsanız, yazın tiyatro faaliyeti size durmuş gibi gelir.

Hal böyle olunca, yaz sezonunda bir oyun bulduğumda mutlaka gidiyorum. 22.Ağustos.015’de, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, Aleksandar Popovski’nin yönettiği, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı izledim. Sezon boyunca görmek istediğim bu oyunu, bu yoklukta bulunca bir taşla iki kuş vurmuş oldum.

Bir kere şunu söylemek lazım. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, tiyatro oyunu için uygun bir alan değil. Mikrofonsuz zaten oynanmaz, ama mikrofonla da oynayınca, diğer sahnelere kıyasla ortam sesi o kadar yutuluyor ki, en içtenlikli oyunculuk bile, bir süre sonra samimiyetsizleşip, bizi kendinden koparıyor. Hani bir filmde karakterlerin dublajı yapılır ama ortam sesleri, ona uygun bir şekilde senkronlanmaz ve filmde bir boşluk, bir ritm eksikliği duygusuna kapılırsınız ya, işte Harbiye Açıkhava’da yaşanan durum bu oluyor. Bu bakımdan Harbiye’de, tercih edilmesi gereken oyunlar, müzikaller, dans ve hareket tiyatrosu oyunları ya da tek kişilik oyunlar olmalı. Yoksa oyunun seyirciye ulaşması çok zor.

Oyun hakkında bir değerlendirme yaptım ama burada yazmam doğru olmaz, zira oyunu bir de sezon içinde bir başka sahnede izlemek istiyorum. Ondan sonra oyunla ilgili tekrar yazacağım.

Bir de geçen yıl izlediğim oyunlardaki dev ekran uygulamasının bu sene olmadığını görmek beni üzdü. Dev ekran’lar beşbine yaklaşan seyirci sayısı sözkonusu olduğunda bir açıkhava sahnesinde mutlaka olması gereken bir uygulama.  

Oyun izlemek güzel, açıkhavada izlemekse ayrı bir zevk. Bu fırsat için emeği geçenlere ne kadar teşekkür etsek az.

Koray Onur



5 Ağustos 2015 Çarşamba

NEDEN EVDE HAYVAN BESLENMEMELİ

Öncelikle şunu belirteyim, hayvan beslememiş, ya da onlardan korkan biri değilim. İğrenmem de, hayvandan. Zamanında, dört su yılanı, su semenderleri beslemiş; akvaristlik yapıp, balığın türlüsünü çoğaltmış; kedi ve köpek bakmış; eve yaralı olarak aldığım, martı, karga, yarasa ve atmacaları beslemiş biri olarak yazıyorum. Hayvan sevmediğim, onlardan tiksindiğim için aşağıdakileri yazdığımı düşünecek sığlar için gerekli bilgiyi verdikten sonra konuya dönebilirim.

Bu kafeslerin bir AVM'de olması hiç farketmez.
Hanımlar, beyler!  İster kabul edin, ister etmeyin, hayvan sahibi olmanın kalbinde ciddi bir sömürü yatar. Bu, sadece, kedi-köpek gibi türlerin değil, balık, kaplumbağa gibi, akvaryum ve kuş gibi, kafes hayvanları için de böyle.

Hayvan satıcıları ne derse desin, çocuğunuzun pedagojisi için hayvan bakılması gerektiği yönündeki önermeyi ciddiye almayın. Çocuğun egzersiz yapmasını kolaylaştırmasından tutun; kardeş yapamayan ebeveynlerin, hayvanla çocuğun yalnızlığını gidermeleri için evcil hayvan önerilmesine kadar açılan bir saçmalıklar silsilesidir bu. Çocuğun yalnızlığını ortadan kaldırmanın ve onun gelişiminin ebeveynlerince sağlanması sorumluluğunun, hayvanlara ihale edilmesi garabetini bir kenara bırakacak olursak, çocuğumuz ya da kendi keyfimiz için yuvasından, gerçek yaşam alanından koparılmış bir hayvanı biblo gibi evimize koymak, bir canlı üzerinde bedensel ve manevi bir sömürüden başka bir şey değildir.

Dışarıda ölmek üzere ya da sakat olduğu için evine aldığı hayvana bakanların itirazlarını duyuyor gibiyim. Kendilerinin ayrı bir paragraf hak ettiklerini ben de düşünüyorum. Ancak, bu yolla evcilleştirilip eve alınan hayvanların durumu, kentleşme, avlanma, endüstriyel hayvan sömürüsü( deri, kürk için avlanan, kozmetik ve ilaç deneylerinde kullanılan hayvanlar) gibi konularda hiçbir yaraya merhem olamamaktadır. Ayrıca, bu gibi sahiplenmelerin, hayvan sömürüsü konusunda bireyin, üstüne düşeni yaptığı sanrısını yaratarak, konunun özüne inmeye engel oluşturduğu da düşünülürse, sahiplenme meselesinin tekrar ele alınması gerektiği görülebilir. Yardıma muhtaç bir hayvana, yardım etmek elbette kötü değil. Ama, konunun çözümünü buradaymış gibi sunmak, hayvan sömürüsüne hizmet etmekten başka bir şey değil.

ÜSTTEN BAKIŞ
Doğa karşısında, realitede ve bilimsel açıdan, insan, hiçbir canlıdan üstün değildir. Hiçbir canlı, insana hizmet etsin diye yaratılmamıştır. Bizim onları, bize hizmet(?) için kullanmamız da, bu gerçeği değiştirmez.
Hayvanlar için yapılan her şey, onların haklarını savunmak dahi, hayvanlara dair, onların yerine bir “üst akıl” olma iddiası taşıdığından üstten bakıştır (bu yazı dahil). İnsan merkezcilik iyidir, ama doğanın bütünü söz konusu olduğunda saçmalaktan başka bir şey olamaz. Doğa, herhangi bir şeyin merkezde olmadığı, değişkenliklere haiz ve bambaşka bir mekanizmadır. Dolayısıyla hayvanlar hakkında her türlü akıl yürütme, insanın yaşamına hayvanı entegre etme çabasıdır.

Sokakta, hayvan beslemek, bu “iyi niyetli üstten bakış”ın bir sonucudur. Hayvanları beslemenin ya da onlara bir kap su koymanın kötü olduğundan sözetmiyorum. Ama üstten bakışımız ve kendimizi merkeze alışımız o kadar ayyuka çıkmıştır ki, hayvanların şehirde rahat etmesi için gereken her şeyi sorarız da şunu sormayız: Benim burada ne işim var?

Zira, yayılan ve doğayı harabeden bir türüz. Çöpün kenarına kedilere yemek bıraktığımız zaman, o çöpün yerinde 10 yıl önce bir çimenliğin olduğunu düşünmeyiz, 10 yıl önce yuva yaptığı ağacın yerine yapılan dairemizin pervazında, o güvercini beslemek için bir şeyler koyduğumuzda mutlu oluruz. Bu, bir üstten bakışın görmezden gelişidir.

Hayvan ve insan üzerine, canlı kavramı ortak paydasından hareketle, ekonomik, politik, felsefi bir "kafa yorma"yla yola çıkmayan bir hareketi ve şahsın ciddiye alınması işte bu yüzden gereksiz.

16 Haziran 2015 Salı

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali
Koray Onur
Sabahattin Ali, 1907'de doğdu, babasının bir yüzbaşı olması sebebiyle, eğitimini çok çeşitli yerlerde devam ettirdi. Çok gezmesi, onun hem Anadolu, hem de kent hayatını gözlemlemesine ve tanımasına sebep oldu. Çok okuyan bir kişiydi “(...)her zaman çok kitap okurdu. Tuvalette, otobüste, parkta, konuşmadığı her yerde.”1.

1928 yılında, Kültür Bakanlığı'nın açtığı bir sınavla hak kazanarak Almanya'ya öğrenime gitti. Bu dönemin, en önemli eserlerinden biri olan, kendisinin “novella” dediği, Kürk Mantolu Madonna'ya ilham verdiğini söylemek mümkündür. İki yıl kaldığı Almanya'dan döndükten sonra, Devlet Konservatuarı'nda dramaturgluk yaptı.
1945'de Aziz Nesin'in de yazarları arasında olduğu Marko Paşa'da, başyazarlık yaptı. 1948'de, hapse girdi, 3 ay hapis yattı. Can güvenliği'nden endişe duyarak yurtdışına kaçmak istedi ama Bulgaristan sınırında öldürüldü. Yakınları kendisinin Kırklareli'nde cezaevinde gördüğü işkence sonrası öldürüldüğünü ve suçun, Ali Ertekin'e atıldığını iddia etse de bu ispatlanamadı.

Makus Bir Yazar Portresi:

Sabahattin Ali, kendi isteği dışında olarak, solun bir simgesi haline gelmiş bir yazardı. Kendisinin ne kadar solcu olduğu da, özellikle günümüz şartları düşünüldüğünde, tartışmalı da olsa bu realite, sola darbe vurmak isteyenlerin işe Sabahattin Ali'den başlamalarına sebep olmuştur. Nihal Atsız'ın, Şükrü Saraçoğlu'na Sabahattin Ali'yi şikayet eden bir açık mektup kaleme alması da bunun örneklerinden biridir. Gönül isterdi ki İçimizdeki Şeytan'da, romanın kahramanlarından biri vasıtasıyla Sabahattin Ali'nin, Nihal Atsız'ı yerdiği gibi, edebiyat yoluyla, Nihal Atsız mukabele etsin. Ancak, maalesef, öyle olmamıştır. Bir kere daha şikayet/iftira kültürü, tartışma/muhakeme kültürünün önüne geçmiş, ne yazık ki, işe de yaramıştır.

Sabahattin Ali, solun ne derece simgesi olmuştur, bunu bilemeyiz, ancak şurası bir gerçek ki, Sabahattin Ali, bazı çevrelerin, “kutsal” adledilen değerler üzerinden bir aydın üzerinde tahakküm kurmasının mağduru olarak, mahalle baskısının bir sembolü olmuştur.

Söz konusu dönem, birçok aydının, can güvenliklerinden endişe ederek yurtdışına kaçtığı bir dönemdir. Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Nazım Hikmet, Tan Gazetesi olaylarının mağduru olan Sertel Ailesi gibi örneklerin yanında Sabahattin Ali de bu yolu seçmiştir. Ancak, onun kaçma girişimi, hala tartışmalı olan bir şekilde, ölümle sonuçlanmıştır.

--------------------------------------

1Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De yayınevi Mart 1986

5 Aralık 2014 Cuma

SANATSAL YÖNETİMİNİN İMKANSIZLIĞI ÜZERİNE KRİTİK



Sanatı yönetmekten korkan kitle (sanatçılar), sanatı yönetmeye soyunanlara büyük bir aşağılamayla bakarlar. Aristokrasinin, burjuvaziye, tüccara yaklaşımına çok benzeyen, hem elini kirletmekten kaçınıp, hem de eli kirlenenleri aşağılayan aristokratik bakış açısıdır bu.

Yönetim, sanattan daha kirli bir şey değildir, ama onda, sanatçıların, sanata atfettiği, kaynağı meçhul bir “kutsiyet” eksiktir. Kanının onu asil yaptığına yürekten inanmış aristokrat gibi, sanatçı da sanatının onu kutsal yaptığına inanır. Bu yolla sanatçı, kendisine ait, kaynağı belirsiz aristokrasisini yaratmış olur.
Her aristokrasinin olduğu gibi, sanat aristokrasisinin de bir meraklı kitlesi vardır. İki üyesiyle tanışınca kendisi de, sosyetenin bir parçası olduğuna inananlar gibi bu sanat aristokrasisinin etrafında bir takım budalalar belirir. Bu budala topluluğunun oluşmasına sanat aristokrasisi de destek verir ve ayak işlerini onlara yaptırır. Bulundukları noktadan, en beğendikleri entelektüel eylem olan, yöneticilerle alay etme işine devam ederler. Yönetenlerin belirleyiciliği ciddiye binince ve onların “alaycı entellektüel” bakışlarından bu yönetici sınıf iyiden iyiye sıkılınca, yalnız kalmışlık duygusuyla huysuzlaşan sanat aristokrasisi, “Neden bize sorulmuyor.” argümanı üzerinden nefretini kusmaya başlar.

Tüm bunlara rağmen, çağımızda, yönetici bir kesim olmadan sanat yapılamayacağını bildiklerinden, yönetimle, transparanlaşmış olduğu için görünmeyen bir bağ kurmaya çalışırlar. Bu bağ transparan özelliğini yitirene kadar, devam eder. Bir yandan çevrelerine topladıkları budalalar muhalefeti taşırken onlar transparan bağlarla yönetimle aralarını dengeler. Bu, aradaki bağ, transparan özelliğini yitirene kadar sürecektir. Her zaman muhalif gözükmekten beslenen sanatçılar, bu bağı kopararak süreci yeni baştan başlatmak zorunda kalacaktır.

Sanatçının, hiçbir öneri sunmadan (buna gerek de duymadan) yönetimi suçlamasının altında yatan sebep, bundan kaynaklanır. Sanattan sadece “sanatçı olma”yı yeter koşul sandığı sürece, sanatçı sanat dışında bir şey üretemeyecektir. Buna da elbette bir itiraz olamaz. Ama arının bal yapmasının doğasında olması, lakin iğnesini sokmaya çalıştığında iğneyle birlikte tüm iç organlarını bırakıp ölmesi gibi, sanatçı da sanat dışında ürettiği her söylemde iç organlarını bırakır ve sanatçı olma vasfından vazgeçmek zorunda kalır. Sanat dışı söylem (mesela yönetsel bir söylem), isminden de anlaşılacağı gibi, sanat dışıdır ve o sanatçı yönetim dilini, sanat diliyle kurduğu an, sadece bir hataya düşmekle kalmaz, aynı zamanda bir demogojik kısırdöngünün içine girer.

Sanatsal estetik dahilinde, sanat dışı her malzeme sanatın aletidir. Ayrıca her tür sanat dışı mevzu, sanatsal üretinin konusu olabilir. Ama sanatsal üreti, o konunun özü değildir. Sanat mecrasında bir konu sanatsal olarak tartışılır, konunun özü “ruh”u tartışılamaz. Onu, sanat dışında, o konunun mecrasında tartışmak mümkündür ancak.

Bu yüzden, estetiğin dili ile yönetim, kurulamaz. Sanatsal dille yönetim ilkeleri ancak imgesel olarak “kurgulanabilir”. Yönetim, yönetim ve yöneten olarak kalacaktır, ama romantizmin bataklığından çıkmayı reddeden aristokrat sanatçıların düşündüğünün aksine “sanatsal bir yönetim” gerçek olmayacağı gibi, gerekli de değildir.


KORAY ONUR
Aralık 014

25 Kasım 2014 Salı

GERÇEKLİĞİN ARAYIŞINDA BİLİM

Bir odadasınız ve dışarıdan nal sesleri geliyor. Normal olarak, orada bir at olduğunu düşünürsünüz. Böyle düşünmenize kimse, saçmalık, demez. Diyelim ki, bulunduğunuz odaya girdim ve dedim ki, “Dışarıdaki at ne güzel değil mi?”. Benim bunu söylemem, gelen seslere bir de şahit eklenmiş olmasından dolayı, orada, henüz görmediğiniz bir at olduğu düşüncenizi pekiştirir ve bu fikre daha çok inanırsınız. 

Tüm bu yaşadıklarınız, dışarıda bir at olduğu anlamına gelir mi? Maalesef, hayır. Bunlar sadece, dışarıdan gelen nal sesleri olduğu anlamına geliyordur. Dışarıdaki atın varlığıyla ilgili bir bilgi arayışı içindeysek yapmamız gereken bizzat dışarıya çıkıp atı görmek, ona dokunmak, ölçmek... Bilimsel bir bilgi ancak bu şekilde ortaya çıkar. Gözlemleme, ölçme ve deneme. 

Şu halde, örnekle ilgili elimizde tek bir bilimsel bilgi var: Dışardan, nal sesleri geldiği. Bunun dışındaki tüm bilgi türleri inanç kapsamına girer.  

Bir inanç ise, muğlak bir zeminde var eder kendini. Ön kabullerin alanıdır, inanç. Ön kabul, elbette bilimce de kullanılır ancak o düzlemde kalınmaz. Ön kabuller, bilimde ispata giden yolların çıkış noktasıdır. Ama bir inanç dizgesinde ön kabuller, sadece muğlak bir zeminde, salınır dururlar. Gerçeğin araştırılması için değillerdir, zaten inancın gerçekle bir alış verişi de yoktur, o zaten, “kabul eder”.

Bilim, kimsenin şahitliğine gerek duymadan, hatta tüm dünya tersini düşünse de sarsılmayacak verilerin peşindedir. Bu bakımdan bilim, en basit anlamda, bir gerçeklik arayışıdır. Ama elbette bilimsel gerçeklik... 

Karl Popper
O zaman, gerçeklik nedir? Gerçekliğin tanımını, Alaeddin Şenel bakın nasıl yapıyor:

Gerçeklik, bilgisi edinilecek nesnenin (olgunun, olayın), “özne” den bağımsız durumudur. Üzerinde “özne “ tarafından onun bilgisinin edinilmesini sağlayacak, onu etkileyip değiştirecek bir karışmada bulunulmasından önceki nesnel (öznenin algılamasına bağlı olmayan) varlığıdır.*

Bu tanım kendiliğinden, bir ispatın zorunluluğu durumu getiriyor. Bilimsel bilgiyi, diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özellik de budur. Ancak, ispat deyince hemen doğrulamak kelimesi akla gelmesin. Gerçi Popper'a kadar, bir şeyin doğrulanması, ispatın tek yolu olarak görülmekteydi. Popper ise bambaşka bir şey sundu: Ona göre, bir gerçeklik (bu noktada yukardaki tanımı hatırlayın), aynı zamanda yanlışlanabilir de olmalıydı. 

Bilimin ispat yöntemlerinin dahi gelişmesi, ilerlemesi, hiçbir bulguyla bir mutlaklık bağı kurmaması, onun en nesnel yönü gibi gözüküyor. İnsan gibi bir varlığın, içinde yaşadığı Cosmos'u anlama çabasının en iyi yolu. 

Mutlaklığı değil, gerçekliği arayarak, tüm yaşamı anlatan yegane olgudur, bilim.



Koray Onur
Ekim 2014

Şenel, Alaeddin (Editör). 50 Soruda Bilim ve Bilimsel Yöntem. İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2012

10 Kasım 2014 Pazartesi

FARKLILIK SAATİ

Haydi ciddi olalım! İnsanların doğuştan, eşit olmadıkları gerçeği, demokrasinin korunması ve huzurunun inşası için , çoğu zaman görmezden gelinen, bir “implant”dır*. Bir implant, nasıl, insan vücuduna yerleştiğinde önce vücudun ona alışması sancılı bir dönem gerektiriyorsa ve tüm bu döneme rağmen, implant, sürekli türlü ağrılarla kendini hatırlatıyorsa; demokrasi gibi, eşitlik ve özgürlük ülküsüyle yoğrulmuş bir sistemin esas öznesi olan “birey”ler arasındaki doğuştan eşitsizlik, “mıh gibi” sistemin ortasındadır.

Ama, “Avcının tuzak bildiği kadar, tilkinin de yol bilmesi.” kabilinden, insan denen şaşırtıcı yaratık, bununla ilgili azımsanmayacak arayışlara girmiş, eşitsizliğin, yok edilmesi demeyelim de, önemsiz kılınabileceği “yol”ları araştırmıştır.

Çünkü, insan sosyal bir varlıktır ve başkalarına ihtiyacı vardır. Hem de bu, keyfiyet değil, yaşamsal zorunluluktur. Bu yüzdendir ki, sosyalleşme mekanizmaları genetiğine kadar işlemiştir. Embriyo araştırmaları ve genetik mühendisliği alanında, Britanya'nın önde gelen isimlerinden biri olan Robert Winston'un söyledikleri, tam da buna işaret eder:

İnsan bebekleri bazı gereksinim ve istekleri olduğu konusunda çevrelerini uyarmak için sadece birtakım sesler çıkarmak ve kokular salgılamakla yetinmezler. Bebekler doğumdan kısa süre sonra yetişkinlerin yüz ifadelerini taklit etemeye başlarlar. Eğer bir yetişkin gülümserse, bebek de gülümsemeye başlar. Eğer yetişkin karşlarını çatarsa, bebek de kaşlarını çatmaya çalışır. (...) hiç kuşku yok ki, bebekler bu içgüdüsel hileye başvurarak ebeveynleri üstünde olağanüstü derecede kuvvetli bir etki yapabilmektedirler. Bu etki, ebeveyn ve çocuk arasında güçlü duygusal bağların kurulduğu bağlanma sürecinde çok önemlidir.**

İnsan, bebekken, mimesis*** ile yaptığı sosyalleşme çabasını ilerleyen yaşlarında logos**** alanına da taşır. Sosyal yaşamın sağlıklı inşası için kavramları kullandıkça, doğal olarak, felsefeye yakınlaştı. Varlık sorusu olarak başlayan felsefe, siyasal hayat içinde eşitlik meselesini siyaset paradigması üzerinden değerlendirmekten de geri durmadı.

Eşitliğin bahis konusu yapılabilemesi için, eşitliği bozan unsurların da tesbiti gereklidir. Sosyal bilimler, felsefeye bu noktada eklemlenince, “Farklılık” kavramı önem kazandı. Eşitsizliğin, farklılıkla aynı şey olmadığı, farklılar arasında eşitlik olabileceği gibi, matematiğe ait görünen ama daha çok sosyal bilimlerin iştahını kabartan bu tespitler silsilesi, bir tahlil çalışmasına doğru evrildi. Küreselleşmenin de işin içine girmesiyle artık çağımız bir “Farklılıkların tesbit ve tahlil çağı” haline geldi adeta. Zygmunt Bauman'ın, konuyla ilgili başyapıt sayılabilecek eseri Küreselleşmede yaptığı şu vurgu önemli:

Küreselleşme ne kadar birleştirirse o kadar böler; yerkürenin tek tipliliğini teşvik etme nedenleriyle bölme nedenleri özdeştir.*****

Bauman'ın, negatif bir veçheden yaptığı bu vurgu, bana, yılanın panzehirinin yine onun zehirinin içinde bulunması gibi, eşitsizliğin çözümü için panzehir gibi gözüküyor: Zira, farklılıkların doğru tahlili ile, dayanışmanın kolaylaşacağı ve adalet kavramının güçleneceğine inanıyorum. Kaldı ki, bana göre sorun hiçbir zaman, bir grubun farklılığının, diğerleri üzerinde iktidar sahibi olmasına olanak hazırlıyor olması değil, sömürülenlerin kendi farklılıklarını tespit ve tahlil etmemiş olmasındadır.

Farklılıklarımız, bizi, biz yaptığı kadar, bunların, faş edilmesi adalet arayışının en temel adımını oluşturuyor. Çünkü mesele, artık, bir sistem meselesi değil, o sistemin hangi farklıklıklar gözetilerek inşa edileceği meselesi haline gelmiş durumda.

Eğitim, siyaset, sanat ve türlü disiplinler, kendilerini, farklılık saatine göre kurmaya hem
zorunlu, hem de muhtaçtırlar.

Koray Onur
Ekim 2014

* İmplant metaforunun sahibi, Psikiyatr Dr. Cumhur Boratav'dır. Boratav'ın, Kocaeli Şehir Tiyatrosu'na prova aşamasındaki Küheylan oyununa uzman olarak destek verdiği sırada ekipteki oyunculardan biri olma şansına sahiptim. Bu metaforu da, orada kullanmıştır. Metaforu benim, onun kullandığından farklı kullanıyor olma tehlikesinden dolayı, kendisinden peşinen özür dilemem gerekiyor. 
** Winston, Robert. İnsan İçgüdüsü. Çev. Sinan Köseoğlu. İstanbul, Say Yayınları, 2011.
*** Antik Yunanca'da, taklid, taklidcilik, öykünme. (Peters, E. Francis. Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü. Çev. 
Hakkı Hünler. İstanbul, Paradigma Yay. 2004)
**** Antik Yunan'da, Akıl-yürütme, söylemsel düşünce (A.g.e.)
***** Bauman, Zymunt. Küreselleşme. Çev. Abdullah yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yay. 2012

3 Kasım 2014 Pazartesi

PARADİGMAYA TERSTEN BAKIŞIN ÖNEMİ


Bir fikir, sudan daha akışkandır. Eğer, sizinle ilgili olsun, olmasın, birinin size bir fikrini söylemesine uygun ortamı hazırlamaz yahut fikrin ifadesine topyekun izin vermezseniz, o fikir, ifade edilebileceği bir başka mecra bulacaktır. Fikir derken, basit bir eleştirel yaklaşımdan tutun da, ideolojik bir söyleme; günlük bir pratikten, felsefi bir dizgeye kadar uzanan dev bir yelpazeden bahsediyorum. Fikir, ifade edilebileceği alanı bulamazsa ya göçer, ya da alanını yaratır*.

Dolayısıyla bir fikri engellemek, nasıl büyük fırsatların kaçırılması demekse; tam tersi
tutum, yani fikri bir ifade ortamı yaratmak ise, en önemli iletişim şekillerinden biridir. Dinlemekle
başlayan öğrenme süreci ve onu takip eden gelişim...

Burada paradigma** değiştirmenin önemi, her bağlamda karşımıza çıkıyor. Doğru sorulara, “Doğru” deriz. Ancak, bunun sebebi, bizim o soruları doğru sanmamız olabilir. O halde, başka ve “saçma” soruların da sorulması ayrı bir önem kazanıyor. Estetik arayış ya da bilimsel arayış olsun bu değişmez. Bir Güzelliğin Doğuşu, adlı notumda yazdığım bir şeyi burada belirtmekte fayda olabilir:

"Bir reji yaparken, yazı yazarken ya da bir sorunla başetmeye çalışırken çözüm için son derece saçma bir şey yaparım. Bu hareketimle başıma bir bela açarım ve o belayı çözmeye çalışırken ortaya çok güzel yaratılar çıkarırım: Çünkü Dünya'daki tüm güzellikler, bir sorunun tersten soruluşuna bulunan çözümlerden ibarettir." ***

Şu halde, öncelikle bulunduğumuz noktanın tahlili hayati bir mesele, biz hangi paradigmayla söz konusu olaya yaklaşıyoruz? Bunu tahlil etmekle paradigmamızla aramızda kuracağımız bu samimi ilişki, bizi tartışmaya, tartışarak gelişmeye çağırır. Herhangi bir tartışma ortamı ise fikirlerin meydana çıkmasını, belki de daha iyi bir ifadeyle, “herkesin malumu” haline gelmesine sebep olur.

PARADİGMA DEĞİŞTİRMENİN (DOLAYLI) KORUYUCU İŞLEVİ

Muhafazakarların sandığının aksine, şeffaflık/açıklık genellikle daha koruyucudur. Çünkü şeffaf ortamda yapılan tüm eylemler, herkesin gözü önünde gerçekleşecektir. Cürüm, gizliliğin olduğu ortamı sever, şefaf ortamda ise cürümler herkesin önünde gerçekleşir, hiçbir şeyin gizli kapaklı kalmayacağını bilen kişi, kendini daha çok kontrol etmek isteği içinde olacaktır.

Paradigma değiştirmenin, açıklığı koruyucu işlevi, bu şeffaflaştırıcı etkisinde yatar. Konulara değişik paradigmalardan bakıp zihni işletmek, hem bireyi, hem de toplumları koruyucu bir işlev kazanır.

Avlulardan, meydanlara; birebir ilişkilerden, toplumlar arası ilişkilere yayılan bir iletişim
ortamından tutun da; estetik soruların çözümü yahut yeni estetik veçhelerin ortaya çıkmasına kadar,
önce paradigmaların tahlili, sonra onları değiştirme kabiliyeti her zaman önemli bir olgu olarak
gözüküyor.

Koray Onur


* Elbette bilim de böyledir. Ayhan Çavdar'ın “Bilim iltifat gördüğü yerde olur ve bilim kültürden kültüre dolaşır. Hangi kültür bilime iltifat ediyorsa, bilim o kültüre gelip yerleşir.” deyişi bunu anlatır niteliktedir. (Kaynak: Bir Bilim Adamının Serüveni “Celal Şengör Kitabı”, Hazırlayan Sefa Kaplan, Türkiye İş Bankası Yayınları)
** Peki paradigma nedir? Paradigma, ağız birliği edilmiş bir mana barındırmıyor olsa da, en azından bu yazı bağlamında; yerleşik görüşler, önyargı yahut toplumsal bazı kodlar olarak alınmalıdır.
*** 15.06.2014 tarihinde yazdığım, şahsi notlarımdan.



22 Ekim 2014 Çarşamba

SORU SORAN BİR ÇAĞDAN, “CEVAP OLMAYAN, CEVAPLAR ÇAĞI”NA

Antikçağ'ın ve onun felsefesinin en değerli tarafı, belki de, soru soran bir çağ oluşudur. Şimdilerde kimse sorularla ilgilenmiyor. Cevapların içeriği değil, şekli önem kazanıyor. Halbuki sorular teorileri ortaya çıkarır. Teori ile evreni ve olguları anlamak mümkün olur. Ama bir teoribakış açısıdır ve bakış açısı bizim görüşümüzü belirler. Elinde çekiç olan biri, her şeyi bir çivi olarak görmeye başlar.

Nazım Hikmet'in bir şiirindeki beyiti gibidir teoriler: 
Tavşan korktuğu için kaçmaz; kaçtığı için korkar.*

Bu oyunculukta da aynen böyledir. Bir rolü çalışırken onu içten bazı duygularla çıkartamazsınız. Davranışlar ve hayata bakış şekli içi belirler. Bir insan, doğar doğmaz çoban gibi düşünüp, çoban olmaz; çoban olunca, çoban gibi düşünmeye başlar.

Demek ki teorilerimizde bir yanılgıya düşmememiz lazım. Yoksa fıkradaki gibi, kendini darı sanan adama döneriz: Kendini darı sanan bu adam, uzun bir psikiyatrik tedaviden sonra iyileşmişti. Artık kendini darı falan sanmıyordu. Artık iyileştin, dedi doktoru sevinçle. Evet, diye cevap verdi adam. Ama sonra kaygıyla devam etti, Evet ama, bundan tavukların haberi var mı acaba?

Teorileri oluşturmanın en önemli yolu ise sorulardan geçiyor, hele hele doğru sorular... Sorular, cevaplara giden bir yolun önünü açarlar, bu yol, cevaplardan daha önemlidir. Çünkü çoğu zaman yol, onun çıktığı yerden hem daha zevkli, hem de daha önemlidir. Teoriler bu yolun daha başlangıcında oluşur. 

Teori deyince bilimi anmamak, soru deyince ondan sözetmemek olmaz. Ancak bilimin, sorulardan oluşmuş o yoldan beklentisi felsefeden farklıdır. O, “yol” u bir amaç olarak değil, araç olarak görür. Kuşkusuz, bilim, bu özelliğinden ötürü kötü sayılamaz; ama tam bu özelliği, bilimi lezzetsiz yapar. Burada felsefe hemen imdada yetişir, bilim, felsefenin penceresinden lezzet kazanır, etlenip butlanır...

Nazım Hikmet,
"Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar"
 derken, bir teori tanımı yapıyordu.
Bunu şunun için belirtiyorum. Henüz bilimsel disiplinlerin müstakilleşmediği bir çağda, felsefe, insanlığın en büyük atılımını yapmıştır: Sormak. Tarih derslerinde yazı ve tekerleğin bulunuşundan sözedilip de, “İnsan Antikçağ'da felsefe yapmaya başlamıştır.” gibi bir cümlenin neden geçmediğini oldum olası anlamamışımdır. Oysa felsefi çalışma, ilk başta, doğru soruların arayışıydı. Sırf doğru soruları sormayı akıl etmesiyle dahi medeniyete öncülük etti.

Antikçağ Felsefesi, soruların felsefesiydi. Belki de Sokrates'in yolu bu yüzden “Doğurtma”ya çıktı. Ne de olsa cevaplar zaten bizdeydi...

Şimdi “modern” çağımızda ise cevaplar hazır. Kimse soruların iyisinden anlamadığı gibi, kaliteli cevaplarla da ilgilenmiyor. Karl Marks'ın parlak bir şekilde ifade ettiği gibi “Katı olan her şey buharlaşıyor.”. Cevap olarak sunulan şeyler, soruların etrafından dolaşan laf kalabalığı ve uyanıkça gizlenmiş cehaletten ibaret. Gerçek cevaplar buharlaştı, hala Antik çağlardan gelen bilginin yağında kavrulan bir avuç insan kaldı.

Cevap olmayan cevapların devri, soru soran bir çağı özlüyor.

                                                                                                    Koray ONUR

*Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye Destanı

17 Ekim 2014 Cuma

SOĞAN TARLASI VE IN DIVERSITATE*

Adamın çocuğu, çevresindeki arkadaşlarının çokluğu ile övünüyordu. Adam ise, ona, arkadaşın çokluğunun önemli olmadığını, güvenilirliğinin ve bağlarının sıkı olmasının önemli olduğunu anlatacak bir ders vermek istedi. Bir horozu kesip, çuvalın içine koyarak, çocuğuna verdi, “Şimdi git. Arkadaşlarının evinin kapısını çal, bakalım sana yardım edecekler mi?” dedi. Gerçekten  de çocuk hangi arkadaşının evine giderse gitsin, sırtındaki kanlı çuvalı gören, kapıyı yüzüne kapatıyordu. Çocuk dönüp babasına, “Haklıymışsın baba, benim dostum yokmuş.” dedi. Adam “Daha bitmedi.” diye cevap verdi. “Şimdi al çuvalı sırtına, şurada falancaya git, benim selamımı söyle.”
Çocuk babasının dediğini yaptı. Kapıyı açan kişiye babasının selamını söyleyince, adam  etrafı kolaçan ettikten sonra, “Gir içeriye!” dedi. Evinin bahçesine bir çukur kazdı, çuvalı gömdükten sonra da çukur belli olmasın diye, üzerine soğan ekti.
Çocuk müthiş bir duyguyla basının yanına gitti, olanları anlattı. Babasını dinlemediği için özürler diledi ve gerçek arkadaşlığı bulmaya çalışacağını söyledi. Babası, oğluna “Daha bitmedi, şimdi git tekrar. Kapıyı açınca ona benim selamımı söyle ve bir tokat at.” Durum çocuğa ne kadar inanılma gelse de, babasına güvenip gitti, adam kapıyı açar açmaz, suratına tokadı indirdi ve “Babamın selamı var.” dedi.  Adamcağız ne olduğunu şaşırdı, sinirden alı al moru mor oldu... Kendini toparlamaya çalışarak çocuğa şöyle dedi “Git babana söyle, biz dostumuzu, bir soğan tarlasına satmayız!”
Bu hikayenin gücünü aldığı nokta ilginç gelmiştir bana... Çünkü, arkadaşlığın gereği olarak , bir suçu gizlemenin doğru olduğunu anlatır. Üstelik etkiler de... Ben bu hikayeyi her zaman anlatırım ve insanların yüzündeki, o, duygulanmış, etkilenmiş ifadeyi görürüm. Bunu anlattığım kişiler, soğan tarlasının sahibini garipsemek şöyle dursun, ona faziletli bir insana duydukları hayranlığı duyarlar.
Sonra gerçekte ne olduğunu anlatırım. Yani bir suçu gizlemek doğru mudur? Ortada bir cinayet varsa, o zanlıya yardım mı etmelidir? Zira hukuk, bu konuda gayet açıktır. Katil, bir suçludur ve ona yardımcı olmak bir erdem değil, suça ortak olmaktır.
Bu soruları tartışmaya başladığımda da her zaman aynı şey olur. Bu sefer, demin hayranlık duydukları kahramanımız bir suçlu olarak görülmeye başlanır ve bunda fikir birliğine de varılır.
Fatmagül Berktay'ın, Antigone'de Adalet (Dike) ve Kibir (Hubris)** adlı yazısında, Kreon ve Antigone hakkında yaptığı, özellikle İki Ahlak ve Adalet Anlayışı, bölümündeki fikirleri, aklıma işte yukarıdakileri getirdi: Öyle ya, Berktay'ın yazısında da belirttiği “Kreon'un simgelediği insan yapısı kural ve yasalar ile Antigone'nin simgelediği yazılı olmayan, Tanrısal (yazısız, doğal) ahlakın adaleti.” arasında bizler, topluluklar, toplumlar, ülkeler kalmakta. Adalet ülküsü arayışındaki hukukun, sürekli kendini güncelleyen yapısı da bu dengelerin ve değerlerin,  zamandan zamana; mekandan mekana değişiklik göstermesinden kaynaklanıyor.
Yukardaki hikayeyi anlattırken beni dinleyen insanların da bocalaması, onların yazılı ile yazısız kanunların arasında kalmasından başka bir şey değil.

Söylenceye göre, Konfüçyus'a, bir Avrupalı, “Bizde bir baba cinayet işlese, oğlu onun alehinde mahkemede şahitlik eder.” diyerek, hukuk sistemlerine olan güveni dile getirince, Konfüçyus, “Biz böyle bir şey yapmaktan utanç duyarız.” diyerek, Antigone ile Kreon'da simgelenen ikileme bir taş daha ekliyordu.

IN DIVERSITATE
Fatmagül Berktay'ın, ta kendisi...
İkibinli yılların başında UNESCO'nun “Kültür Vasıtasıyla Ulaşmak ve Çeşitliliği Kutlamak” sloganlı bir kampanyası vardı. Bu “janjanlı” sloganı beğeniyor ve benimsiyordum, ama bir eksiklik vardı. Sonradan üzerine düşünmeyi dahi unuttuğum bu konu, Fatmagül Berktay'ın, Sahiplenici Bireyden, Düşünen Yurtdaşa*** adlı yazısında, UNİVERSITAS, IN DIVERSITATE bölümünü okurken, öğrendiğim in diversitate kavramıyla aklıma yeniden düşüverdi. Latincede, çeşitlilik içinde birlik demek olan in diversitate, bana UNESCO'nun sloganında rahatsızlık veren şeyi buldurdu. Sözkonusu slogan, tüm güzelliğine rağmen, birlik duygusuna vurgu yapmıyordu. In Dıversitate, eksikti.
Politika okumanın, üzerine düşünmenin birleştiriciliği, tüm bunları gözönünde bulundurunca, ister istemez, ortaya çıkıyor. “Düşünen Yurttaş” olma yolunda talepkar olmanın kuşkusuz önemi büyük, ama bunu belli bir dizgeyi kurarak yapmak, en azından sağduyunun gereği değil midir? Siyaset eğitimi, belki de en önemli işlevini, bu dizgeyi yaratarak görüyor.
Birleşmenin, asimilasyondan değil, bilakis, kendini iyi şekilde ifade etmekten geçtiğini biliriz bilmesine, ama zor olaran da zaten kendini ifade etmenin öğrenilmesi... Kendi, eleştirel, duygusal ve iradi varoluşunu oluşturmak çok çetrefilli, yokuşlu bir yol. Öyle ki, çoğu insan bu yolu yürümek yerine, onlar yerine düşünen bir “Baş”; yolu onun yerine gözleyecek bir “Bakan” yaratmakta son derece kabiliyetli.
Eğer birey, eleştirel, bilinçli, düşünceli, sorumluluk sahibi olsaydı ne “Baş”, ne “Bakan”, ne de “Başbakan” bir sorun teşkil etmezdi. Oysa o teşkilat, bir bilinçten değil, bilinçsizlikten müteşekkil, çoğu zaman.
Demek ki siyaseti anlamak, hayatı anlamak çabasının, felsefe ve sanatla birlikte en önemli uğraşı. Nermi Uygur'un isabetle ifade ettiği gibi, “ Önünde sonunda başka-sevgisine yönelmeyen eğitim; bir yerden sonra kof bir tınlamadır.”**** ve bu koflaşmayla savaşmada başat kavram, “In Diversitate” olsa gerek.
Soğan tarlasından etkilenip, hukuka da inanan çeşitliliğin, iradesi ve fikri özgür insanlarca tartışıldığı bir Dünya, siyaset sanatıyla mümkün.


Koray ONUR

*Latince, çeşitlilik içinde birlik.
** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
*** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
**** Nermi Uygur, Denemeci, YKY