7 Aralık 2019 Cumartesi

İBB'DE ADAM KAYIRMA MI VAR?

Şerefiye Sarnıcı, daha önce gittiğim, atmosferini çok beğendiğim bir yerdi, İstanbul Belediyesi’nin düzenlediği resitallerden ilki olan, Viyolonsel sanatçısı, Anastasia Kobekina’nın konserine büyük heyecanla bilet aldım. Daha içeri de girer girmez, diğer resitallere de bilet almam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. 


Konserin başlamasıyla, (ki bayıldığım bir eser olan Bach’ın sol Majör 1. Süiti ile başladı) içimde bir üzüntü. Zira, sanatçıyı göremiyordum. Mesafe olarak değil, sarnıcın mimari yapısından kaynaklanıyordu bu durum. Eğer bu tek kişinin bulunduğu alana küçük bir yükselti konmuş olsa, halledilebilecek bir şeydi bu büyük sorun. Bu eseri, sanatçıya bakmak yerine dinleyerek tatmaya çalıştım.


Ahmet Haşim’in müthiş bir sözü vardır: Türk milleti söylemez, söylenir, diye. İşte o aklıma geldi ve konserin bitmesini beklemedim, alkışlar sırasında kalkarak sorumluların yanına gittim. hemen durumu  söyleyecek, sonra da yerime geçecektim. 


Ama beni dinlemeyen, söylediklerime kıymet vermeyen sinirli ve gergin bir hava ile karşılaştım. Konuştuğum zat, beni konser olduğu için dışarı davet etti, çıktık. Hiçbir hakaret ya da kötü söz söylemediğim halde karşımda sinirli ve defanslı bir kişi vardı. Bunu kendisine de söyledim. Yanımızda bir de Leyla adında etkinliğin sorumlusu hanımefendi vardı. Ben onunla muhatap olmak istediysem de, beni dışarıya davet eden bu zat, çıkmamızdan az sonra,  Leyla Hanım’ı da kolundan tutarak zorla içeri çekti giderkenken de benim için “Manyak mıdır, nedir?” dedi. 


Ben manyak mıyım, değil miyim bilmiyorum, ama olsam bile seyirciye karşı tavrın böyle olmayacağını çok iyi biliyorum. Tartışma büyüdü, oradaki bir güvenlik memuru, küçük bir insan olmanın getirdiği karakterden olsa gerek, elimi tutarak beni itekledi de. Ben ise, montunu bile alamadan dışarıya çıkmış karşısında 6-7 kişiyle kalmış, kendisine hakaret edilmiş biri olarak tepki gösterdim. Bana manyak diyen kişinin adını istedim, birinin ona müdürüm dediğini duymuştum ve oradaki insanların neden hakaret edilen ben olduğum halde, bana sakin olmam gerektiğini de anlayacak kadar tecrübeliydim. Ama yine de bu kişinin adını öğrenmek istedim. Şikayet edeceğimi söyledim (Ettim de. Hemen telefonla İBB Beyaz Masa’ya Dosya No: 3756306, ilk fırsatta da Cumhuriyet Savcısı’na). Bana kartını verdi, sonra da Türkiye’nin damarlarına işlemiş bir söz öbeğini bana takdim etti, “Git kime şikayet edersen et!”. Orada bir de bu “müdür”ün, bir dayısı ya da ne bileyim, bir desteği olduğunu da anladım. Peki, bu da böyle olsun, aldım kartı.


Kendisi hakkında pek bir bilgi yok, zaten bir iş yapmışlığı yok.
 Ama Kültür A.Ş.'de müdür. 
Aslında şikayet etmezdim, kendisinden sadece bir özür dilemesini istedim. Oysa benim de özür dilemem gerektiğini söyledi. Bunu yapmam gerektiğini düşünsem, gerçekten yapardım. Bununla ilgili bir sorunum yok. Ama eğer karşınızdaki özür dilemesine bilek bükmek ve özür dilemeye de, kendi bileğinin bükülmesi diye bakıyorsa o zaman anlamı da kalmıyor. İstediğim özür için hakkım vardı, ona bunun için bir de teşvik verecek halim yoktu. 


İnsanların kim olduklarıyla ilgilenmek yerine, yaptıklarıyla ilgilenmek gerektiğini öğreneli epey oldu. Çünkü insanın kimliği, onun kontrolünde olmayabiliyor. Doğduğu yer, yaşı, ten rengi ailesinin kim olduğu vb. O yüzden bana verdiği karttaki isme takılmadım. Yine de kimle karşı karşıya olduğumu bilmek adına internette bir araştırma yaptım ve Mithat Sinan Bolak adındaki bu zatın, Ümit Boyner’in oğlu olduğunu öğrendim.  Derhal, “Kime şikayet edersen et!”ler, “Sen de benden özür dile”ler anlam kazandı. Kendisinin mağdur bir seyirciyle konuşma kabiliyetinin neden olmadığını ve bir küçücük meseleyi kötü yöneterek kriz haline nasıl getirdiğini de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Etkinlikleri Müdürlüğü’ne 3 ay önce atanmış ve bu konularla ilgili hiçbir tecrübesi olmadığını öğrenince anladım. Taşlar yerine o kadar güzel oturuyordu ki.


Liyakatsizlik ve nepotizm. Bu kelimeler kafamda dönüp duruyordu.


Tabii benimki münferit bir olay olabilir, bu zat çok iyi bir insan, görevine layık bir donanım sahibi olabilir. Bunu da görmenin tek yolu bundan sonraki süreçte kendisinin ve onu çalıştıran İBB’nin tavrından geçmekte. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

Who Lights The Sun



Türkiye’deki sahne insanlarının pek de haberdar olmadığını düşündüğüm Rene Aubry, haberdar olduğunu düşündüğüm (düşünmek istediğim demek daha mı doğru acaba?) Phillip Glass, Manos Hadjidakisa ile çalışmış bir gitarist ve besteci. Onun müziği sahne müzikleri yapmasından kaynanan büyük bir çeşitlilik içeriyor ve her şekilde insanın içinde bir yere dokunmayı ziyadesiyle başarıyor. Who Lights The Sun ise tam da böyle bir çalışması… Müziği anlamak, onu dinlemektan daha zordur kuşkusuz, ama bu parçada atmosferi anlamak için çok da bir şey yapmanıza gerek yok aslında…. 

27 Ağustos 2015 Perşembe

LEVENT ÜZÜMCÜ vs İSTANBUL BELEDİYESİ

Levent Üzümcü'nin Şehir Tiyatrosu'ndaki görevine eminim.
Yetkililer istesin ya da istemesin...
Birkaç gün önce, "Sanatçı politik olabilir, ama dünyayı sanat yoluyla yorumlar ve değiştirecekse de, sanat yoluyla değiştirir." diye yazmıştım. Çünkü, etraf, sanatı, politikayla yoğurarak sığlaştıran; sanatın zekasındansa, politikanın kuru zekasını tercih ederek kendini de, sanatını da çiğleştiren; ikisi arasındaki hassas dengeyi bir türlü koruyamayanlarla dolu. Alavere-dalavere yapılan bir yeri betimlemek için, pejoratif bir anlam yüklenerek söylenen "tiyatro yapmak" terimini kullanmaktan pek hoşlanan bir güruhun eline malzeme veren bu kişiler, politikayla sanatı hunharca birbirine karıştırmayı "politik sanat", kendilerini de "politik sanatçı" olarak görme eğiliminde.

Son günlerde yaşanan bir olay, bunları tekrar düşünmeme sebep oldu: Levent Üzümcü, bir kamu kuruluşu olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan, "Gezi Direnişi sürecindeki duruşu ve Sosyalist Enternasyonel'e yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek" ihraç edildi.

Levent Üzümcü, politik bir kişiydi, bunu hiçbir zaman gizlemedi. Ancak, hiçbir zaman sanatına politikayı alet etmedi; politik bir aksiyon içindeyken de sanatını "kullanmadı". Kimsenin bunun aksine şahit olduğunu da sanmam.

Ancak belli ki, Levent'in kendi hayatına uyguladığı politika-sanat dengesini İstanbul Belediyesi uygulayamıyor.

Kim daha aciz?

Koray Onur

24 Ağustos 2015 Pazartesi

HARBİYE AÇIKHAVA'DA OYUN İZLEMEK

Tiyatro izleyicisiyseniz, yazın oyun izlemek zor. Birkaç tiyatro olup olmadığı tartışmalı “prodüksiyon” dışında özel tiyatrolarda zaten hareket yok. Kurumlar desen, onlar gelecek sezon için hazırlık derdinde oluyor. Bir iki tiyatro festivalinde bazı nitelikli oyunları yakalamak mümkün ama yine de sezon içindeki bolluğa alışmışsanız, yazın tiyatro faaliyeti size durmuş gibi gelir.

Hal böyle olunca, yaz sezonunda bir oyun bulduğumda mutlaka gidiyorum. 22.Ağustos.015’de, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, Aleksandar Popovski’nin yönettiği, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı izledim. Sezon boyunca görmek istediğim bu oyunu, bu yoklukta bulunca bir taşla iki kuş vurmuş oldum.

Bir kere şunu söylemek lazım. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, tiyatro oyunu için uygun bir alan değil. Mikrofonsuz zaten oynanmaz, ama mikrofonla da oynayınca, diğer sahnelere kıyasla ortam sesi o kadar yutuluyor ki, en içtenlikli oyunculuk bile, bir süre sonra samimiyetsizleşip, bizi kendinden koparıyor. Hani bir filmde karakterlerin dublajı yapılır ama ortam sesleri, ona uygun bir şekilde senkronlanmaz ve filmde bir boşluk, bir ritm eksikliği duygusuna kapılırsınız ya, işte Harbiye Açıkhava’da yaşanan durum bu oluyor. Bu bakımdan Harbiye’de, tercih edilmesi gereken oyunlar, müzikaller, dans ve hareket tiyatrosu oyunları ya da tek kişilik oyunlar olmalı. Yoksa oyunun seyirciye ulaşması çok zor.

Oyun hakkında bir değerlendirme yaptım ama burada yazmam doğru olmaz, zira oyunu bir de sezon içinde bir başka sahnede izlemek istiyorum. Ondan sonra oyunla ilgili tekrar yazacağım.

Bir de geçen yıl izlediğim oyunlardaki dev ekran uygulamasının bu sene olmadığını görmek beni üzdü. Dev ekran’lar beşbine yaklaşan seyirci sayısı sözkonusu olduğunda bir açıkhava sahnesinde mutlaka olması gereken bir uygulama.  

Oyun izlemek güzel, açıkhavada izlemekse ayrı bir zevk. Bu fırsat için emeği geçenlere ne kadar teşekkür etsek az.

Koray Onur



5 Ağustos 2015 Çarşamba

NEDEN EVDE HAYVAN BESLENMEMELİ

Öncelikle şunu belirteyim, hayvan beslememiş, ya da onlardan korkan biri değilim. İğrenmem de, hayvandan. Zamanında, dört su yılanı, su semenderleri beslemiş; akvaristlik yapıp, balığın türlüsünü çoğaltmış; kedi ve köpek bakmış; eve yaralı olarak aldığım, martı, karga, yarasa ve atmacaları beslemiş biri olarak yazıyorum. Hayvan sevmediğim, onlardan tiksindiğim için aşağıdakileri yazdığımı düşünecek sığlar için gerekli bilgiyi verdikten sonra konuya dönebilirim.

Bu kafeslerin bir AVM'de olması hiç farketmez.
Hanımlar, beyler!  İster kabul edin, ister etmeyin, hayvan sahibi olmanın kalbinde ciddi bir sömürü yatar. Bu, sadece, kedi-köpek gibi türlerin değil, balık, kaplumbağa gibi, akvaryum ve kuş gibi, kafes hayvanları için de böyle.

Hayvan satıcıları ne derse desin, çocuğunuzun pedagojisi için hayvan bakılması gerektiği yönündeki önermeyi ciddiye almayın. Çocuğun egzersiz yapmasını kolaylaştırmasından tutun; kardeş yapamayan ebeveynlerin, hayvanla çocuğun yalnızlığını gidermeleri için evcil hayvan önerilmesine kadar açılan bir saçmalıklar silsilesidir bu. Çocuğun yalnızlığını ortadan kaldırmanın ve onun gelişiminin ebeveynlerince sağlanması sorumluluğunun, hayvanlara ihale edilmesi garabetini bir kenara bırakacak olursak, çocuğumuz ya da kendi keyfimiz için yuvasından, gerçek yaşam alanından koparılmış bir hayvanı biblo gibi evimize koymak, bir canlı üzerinde bedensel ve manevi bir sömürüden başka bir şey değildir.

Dışarıda ölmek üzere ya da sakat olduğu için evine aldığı hayvana bakanların itirazlarını duyuyor gibiyim. Kendilerinin ayrı bir paragraf hak ettiklerini ben de düşünüyorum. Ancak, bu yolla evcilleştirilip eve alınan hayvanların durumu, kentleşme, avlanma, endüstriyel hayvan sömürüsü( deri, kürk için avlanan, kozmetik ve ilaç deneylerinde kullanılan hayvanlar) gibi konularda hiçbir yaraya merhem olamamaktadır. Ayrıca, bu gibi sahiplenmelerin, hayvan sömürüsü konusunda bireyin, üstüne düşeni yaptığı sanrısını yaratarak, konunun özüne inmeye engel oluşturduğu da düşünülürse, sahiplenme meselesinin tekrar ele alınması gerektiği görülebilir. Yardıma muhtaç bir hayvana, yardım etmek elbette kötü değil. Ama, konunun çözümünü buradaymış gibi sunmak, hayvan sömürüsüne hizmet etmekten başka bir şey değil.

ÜSTTEN BAKIŞ
Doğa karşısında, realitede ve bilimsel açıdan, insan, hiçbir canlıdan üstün değildir. Hiçbir canlı, insana hizmet etsin diye yaratılmamıştır. Bizim onları, bize hizmet(?) için kullanmamız da, bu gerçeği değiştirmez.
Hayvanlar için yapılan her şey, onların haklarını savunmak dahi, hayvanlara dair, onların yerine bir “üst akıl” olma iddiası taşıdığından üstten bakıştır (bu yazı dahil). İnsan merkezcilik iyidir, ama doğanın bütünü söz konusu olduğunda saçmalaktan başka bir şey olamaz. Doğa, herhangi bir şeyin merkezde olmadığı, değişkenliklere haiz ve bambaşka bir mekanizmadır. Dolayısıyla hayvanlar hakkında her türlü akıl yürütme, insanın yaşamına hayvanı entegre etme çabasıdır.

Sokakta, hayvan beslemek, bu “iyi niyetli üstten bakış”ın bir sonucudur. Hayvanları beslemenin ya da onlara bir kap su koymanın kötü olduğundan sözetmiyorum. Ama üstten bakışımız ve kendimizi merkeze alışımız o kadar ayyuka çıkmıştır ki, hayvanların şehirde rahat etmesi için gereken her şeyi sorarız da şunu sormayız: Benim burada ne işim var?

Zira, yayılan ve doğayı harabeden bir türüz. Çöpün kenarına kedilere yemek bıraktığımız zaman, o çöpün yerinde 10 yıl önce bir çimenliğin olduğunu düşünmeyiz, 10 yıl önce yuva yaptığı ağacın yerine yapılan dairemizin pervazında, o güvercini beslemek için bir şeyler koyduğumuzda mutlu oluruz. Bu, bir üstten bakışın görmezden gelişidir.

Hayvan ve insan üzerine, canlı kavramı ortak paydasından hareketle, ekonomik, politik, felsefi bir "kafa yorma"yla yola çıkmayan bir hareketi ve şahsın ciddiye alınması işte bu yüzden gereksiz.

16 Haziran 2015 Salı

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali

Cumhuriyetin Makus Aydını: Sabahattin Ali
Koray Onur
Sabahattin Ali, 1907'de doğdu, babasının bir yüzbaşı olması sebebiyle, eğitimini çok çeşitli yerlerde devam ettirdi. Çok gezmesi, onun hem Anadolu, hem de kent hayatını gözlemlemesine ve tanımasına sebep oldu. Çok okuyan bir kişiydi “(...)her zaman çok kitap okurdu. Tuvalette, otobüste, parkta, konuşmadığı her yerde.”1.

1928 yılında, Kültür Bakanlığı'nın açtığı bir sınavla hak kazanarak Almanya'ya öğrenime gitti. Bu dönemin, en önemli eserlerinden biri olan, kendisinin “novella” dediği, Kürk Mantolu Madonna'ya ilham verdiğini söylemek mümkündür. İki yıl kaldığı Almanya'dan döndükten sonra, Devlet Konservatuarı'nda dramaturgluk yaptı.
1945'de Aziz Nesin'in de yazarları arasında olduğu Marko Paşa'da, başyazarlık yaptı. 1948'de, hapse girdi, 3 ay hapis yattı. Can güvenliği'nden endişe duyarak yurtdışına kaçmak istedi ama Bulgaristan sınırında öldürüldü. Yakınları kendisinin Kırklareli'nde cezaevinde gördüğü işkence sonrası öldürüldüğünü ve suçun, Ali Ertekin'e atıldığını iddia etse de bu ispatlanamadı.

Makus Bir Yazar Portresi:

Sabahattin Ali, kendi isteği dışında olarak, solun bir simgesi haline gelmiş bir yazardı. Kendisinin ne kadar solcu olduğu da, özellikle günümüz şartları düşünüldüğünde, tartışmalı da olsa bu realite, sola darbe vurmak isteyenlerin işe Sabahattin Ali'den başlamalarına sebep olmuştur. Nihal Atsız'ın, Şükrü Saraçoğlu'na Sabahattin Ali'yi şikayet eden bir açık mektup kaleme alması da bunun örneklerinden biridir. Gönül isterdi ki İçimizdeki Şeytan'da, romanın kahramanlarından biri vasıtasıyla Sabahattin Ali'nin, Nihal Atsız'ı yerdiği gibi, edebiyat yoluyla, Nihal Atsız mukabele etsin. Ancak, maalesef, öyle olmamıştır. Bir kere daha şikayet/iftira kültürü, tartışma/muhakeme kültürünün önüne geçmiş, ne yazık ki, işe de yaramıştır.

Sabahattin Ali, solun ne derece simgesi olmuştur, bunu bilemeyiz, ancak şurası bir gerçek ki, Sabahattin Ali, bazı çevrelerin, “kutsal” adledilen değerler üzerinden bir aydın üzerinde tahakküm kurmasının mağduru olarak, mahalle baskısının bir sembolü olmuştur.

Söz konusu dönem, birçok aydının, can güvenliklerinden endişe ederek yurtdışına kaçtığı bir dönemdir. Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Nazım Hikmet, Tan Gazetesi olaylarının mağduru olan Sertel Ailesi gibi örneklerin yanında Sabahattin Ali de bu yolu seçmiştir. Ancak, onun kaçma girişimi, hala tartışmalı olan bir şekilde, ölümle sonuçlanmıştır.

--------------------------------------

1Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De yayınevi Mart 1986

5 Aralık 2014 Cuma

SANATSAL YÖNETİMİNİN İMKANSIZLIĞI ÜZERİNE KRİTİK



Sanatı yönetmekten korkan kitle (sanatçılar), sanatı yönetmeye soyunanlara büyük bir aşağılamayla bakarlar. Aristokrasinin, burjuvaziye, tüccara yaklaşımına çok benzeyen, hem elini kirletmekten kaçınıp, hem de eli kirlenenleri aşağılayan aristokratik bakış açısıdır bu.

Yönetim, sanattan daha kirli bir şey değildir, ama onda, sanatçıların, sanata atfettiği, kaynağı meçhul bir “kutsiyet” eksiktir. Kanının onu asil yaptığına yürekten inanmış aristokrat gibi, sanatçı da sanatının onu kutsal yaptığına inanır. Bu yolla sanatçı, kendisine ait, kaynağı belirsiz aristokrasisini yaratmış olur.
Her aristokrasinin olduğu gibi, sanat aristokrasisinin de bir meraklı kitlesi vardır. İki üyesiyle tanışınca kendisi de, sosyetenin bir parçası olduğuna inananlar gibi bu sanat aristokrasisinin etrafında bir takım budalalar belirir. Bu budala topluluğunun oluşmasına sanat aristokrasisi de destek verir ve ayak işlerini onlara yaptırır. Bulundukları noktadan, en beğendikleri entelektüel eylem olan, yöneticilerle alay etme işine devam ederler. Yönetenlerin belirleyiciliği ciddiye binince ve onların “alaycı entellektüel” bakışlarından bu yönetici sınıf iyiden iyiye sıkılınca, yalnız kalmışlık duygusuyla huysuzlaşan sanat aristokrasisi, “Neden bize sorulmuyor.” argümanı üzerinden nefretini kusmaya başlar.

Tüm bunlara rağmen, çağımızda, yönetici bir kesim olmadan sanat yapılamayacağını bildiklerinden, yönetimle, transparanlaşmış olduğu için görünmeyen bir bağ kurmaya çalışırlar. Bu bağ transparan özelliğini yitirene kadar, devam eder. Bir yandan çevrelerine topladıkları budalalar muhalefeti taşırken onlar transparan bağlarla yönetimle aralarını dengeler. Bu, aradaki bağ, transparan özelliğini yitirene kadar sürecektir. Her zaman muhalif gözükmekten beslenen sanatçılar, bu bağı kopararak süreci yeni baştan başlatmak zorunda kalacaktır.

Sanatçının, hiçbir öneri sunmadan (buna gerek de duymadan) yönetimi suçlamasının altında yatan sebep, bundan kaynaklanır. Sanattan sadece “sanatçı olma”yı yeter koşul sandığı sürece, sanatçı sanat dışında bir şey üretemeyecektir. Buna da elbette bir itiraz olamaz. Ama arının bal yapmasının doğasında olması, lakin iğnesini sokmaya çalıştığında iğneyle birlikte tüm iç organlarını bırakıp ölmesi gibi, sanatçı da sanat dışında ürettiği her söylemde iç organlarını bırakır ve sanatçı olma vasfından vazgeçmek zorunda kalır. Sanat dışı söylem (mesela yönetsel bir söylem), isminden de anlaşılacağı gibi, sanat dışıdır ve o sanatçı yönetim dilini, sanat diliyle kurduğu an, sadece bir hataya düşmekle kalmaz, aynı zamanda bir demogojik kısırdöngünün içine girer.

Sanatsal estetik dahilinde, sanat dışı her malzeme sanatın aletidir. Ayrıca her tür sanat dışı mevzu, sanatsal üretinin konusu olabilir. Ama sanatsal üreti, o konunun özü değildir. Sanat mecrasında bir konu sanatsal olarak tartışılır, konunun özü “ruh”u tartışılamaz. Onu, sanat dışında, o konunun mecrasında tartışmak mümkündür ancak.

Bu yüzden, estetiğin dili ile yönetim, kurulamaz. Sanatsal dille yönetim ilkeleri ancak imgesel olarak “kurgulanabilir”. Yönetim, yönetim ve yöneten olarak kalacaktır, ama romantizmin bataklığından çıkmayı reddeden aristokrat sanatçıların düşündüğünün aksine “sanatsal bir yönetim” gerçek olmayacağı gibi, gerekli de değildir.


KORAY ONUR
Aralık 014

25 Kasım 2014 Salı

GERÇEKLİĞİN ARAYIŞINDA BİLİM

Bir odadasınız ve dışarıdan nal sesleri geliyor. Normal olarak, orada bir at olduğunu düşünürsünüz. Böyle düşünmenize kimse, saçmalık, demez. Diyelim ki, bulunduğunuz odaya girdim ve dedim ki, “Dışarıdaki at ne güzel değil mi?”. Benim bunu söylemem, gelen seslere bir de şahit eklenmiş olmasından dolayı, orada, henüz görmediğiniz bir at olduğu düşüncenizi pekiştirir ve bu fikre daha çok inanırsınız. 

Tüm bu yaşadıklarınız, dışarıda bir at olduğu anlamına gelir mi? Maalesef, hayır. Bunlar sadece, dışarıdan gelen nal sesleri olduğu anlamına geliyordur. Dışarıdaki atın varlığıyla ilgili bir bilgi arayışı içindeysek yapmamız gereken bizzat dışarıya çıkıp atı görmek, ona dokunmak, ölçmek... Bilimsel bir bilgi ancak bu şekilde ortaya çıkar. Gözlemleme, ölçme ve deneme. 

Şu halde, örnekle ilgili elimizde tek bir bilimsel bilgi var: Dışardan, nal sesleri geldiği. Bunun dışındaki tüm bilgi türleri inanç kapsamına girer.  

Bir inanç ise, muğlak bir zeminde var eder kendini. Ön kabullerin alanıdır, inanç. Ön kabul, elbette bilimce de kullanılır ancak o düzlemde kalınmaz. Ön kabuller, bilimde ispata giden yolların çıkış noktasıdır. Ama bir inanç dizgesinde ön kabuller, sadece muğlak bir zeminde, salınır dururlar. Gerçeğin araştırılması için değillerdir, zaten inancın gerçekle bir alış verişi de yoktur, o zaten, “kabul eder”.

Bilim, kimsenin şahitliğine gerek duymadan, hatta tüm dünya tersini düşünse de sarsılmayacak verilerin peşindedir. Bu bakımdan bilim, en basit anlamda, bir gerçeklik arayışıdır. Ama elbette bilimsel gerçeklik... 

Karl Popper
O zaman, gerçeklik nedir? Gerçekliğin tanımını, Alaeddin Şenel bakın nasıl yapıyor:

Gerçeklik, bilgisi edinilecek nesnenin (olgunun, olayın), “özne” den bağımsız durumudur. Üzerinde “özne “ tarafından onun bilgisinin edinilmesini sağlayacak, onu etkileyip değiştirecek bir karışmada bulunulmasından önceki nesnel (öznenin algılamasına bağlı olmayan) varlığıdır.*

Bu tanım kendiliğinden, bir ispatın zorunluluğu durumu getiriyor. Bilimsel bilgiyi, diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özellik de budur. Ancak, ispat deyince hemen doğrulamak kelimesi akla gelmesin. Gerçi Popper'a kadar, bir şeyin doğrulanması, ispatın tek yolu olarak görülmekteydi. Popper ise bambaşka bir şey sundu: Ona göre, bir gerçeklik (bu noktada yukardaki tanımı hatırlayın), aynı zamanda yanlışlanabilir de olmalıydı. 

Bilimin ispat yöntemlerinin dahi gelişmesi, ilerlemesi, hiçbir bulguyla bir mutlaklık bağı kurmaması, onun en nesnel yönü gibi gözüküyor. İnsan gibi bir varlığın, içinde yaşadığı Cosmos'u anlama çabasının en iyi yolu. 

Mutlaklığı değil, gerçekliği arayarak, tüm yaşamı anlatan yegane olgudur, bilim.



Koray Onur
Ekim 2014

Şenel, Alaeddin (Editör). 50 Soruda Bilim ve Bilimsel Yöntem. İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2012

10 Kasım 2014 Pazartesi

FARKLILIK SAATİ

Haydi ciddi olalım! İnsanların doğuştan, eşit olmadıkları gerçeği, demokrasinin korunması ve huzurunun inşası için , çoğu zaman görmezden gelinen, bir “implant”dır*. Bir implant, nasıl, insan vücuduna yerleştiğinde önce vücudun ona alışması sancılı bir dönem gerektiriyorsa ve tüm bu döneme rağmen, implant, sürekli türlü ağrılarla kendini hatırlatıyorsa; demokrasi gibi, eşitlik ve özgürlük ülküsüyle yoğrulmuş bir sistemin esas öznesi olan “birey”ler arasındaki doğuştan eşitsizlik, “mıh gibi” sistemin ortasındadır.

Ama, “Avcının tuzak bildiği kadar, tilkinin de yol bilmesi.” kabilinden, insan denen şaşırtıcı yaratık, bununla ilgili azımsanmayacak arayışlara girmiş, eşitsizliğin, yok edilmesi demeyelim de, önemsiz kılınabileceği “yol”ları araştırmıştır.

Çünkü, insan sosyal bir varlıktır ve başkalarına ihtiyacı vardır. Hem de bu, keyfiyet değil, yaşamsal zorunluluktur. Bu yüzdendir ki, sosyalleşme mekanizmaları genetiğine kadar işlemiştir. Embriyo araştırmaları ve genetik mühendisliği alanında, Britanya'nın önde gelen isimlerinden biri olan Robert Winston'un söyledikleri, tam da buna işaret eder:

İnsan bebekleri bazı gereksinim ve istekleri olduğu konusunda çevrelerini uyarmak için sadece birtakım sesler çıkarmak ve kokular salgılamakla yetinmezler. Bebekler doğumdan kısa süre sonra yetişkinlerin yüz ifadelerini taklit etemeye başlarlar. Eğer bir yetişkin gülümserse, bebek de gülümsemeye başlar. Eğer yetişkin karşlarını çatarsa, bebek de kaşlarını çatmaya çalışır. (...) hiç kuşku yok ki, bebekler bu içgüdüsel hileye başvurarak ebeveynleri üstünde olağanüstü derecede kuvvetli bir etki yapabilmektedirler. Bu etki, ebeveyn ve çocuk arasında güçlü duygusal bağların kurulduğu bağlanma sürecinde çok önemlidir.**

İnsan, bebekken, mimesis*** ile yaptığı sosyalleşme çabasını ilerleyen yaşlarında logos**** alanına da taşır. Sosyal yaşamın sağlıklı inşası için kavramları kullandıkça, doğal olarak, felsefeye yakınlaştı. Varlık sorusu olarak başlayan felsefe, siyasal hayat içinde eşitlik meselesini siyaset paradigması üzerinden değerlendirmekten de geri durmadı.

Eşitliğin bahis konusu yapılabilemesi için, eşitliği bozan unsurların da tesbiti gereklidir. Sosyal bilimler, felsefeye bu noktada eklemlenince, “Farklılık” kavramı önem kazandı. Eşitsizliğin, farklılıkla aynı şey olmadığı, farklılar arasında eşitlik olabileceği gibi, matematiğe ait görünen ama daha çok sosyal bilimlerin iştahını kabartan bu tespitler silsilesi, bir tahlil çalışmasına doğru evrildi. Küreselleşmenin de işin içine girmesiyle artık çağımız bir “Farklılıkların tesbit ve tahlil çağı” haline geldi adeta. Zygmunt Bauman'ın, konuyla ilgili başyapıt sayılabilecek eseri Küreselleşmede yaptığı şu vurgu önemli:

Küreselleşme ne kadar birleştirirse o kadar böler; yerkürenin tek tipliliğini teşvik etme nedenleriyle bölme nedenleri özdeştir.*****

Bauman'ın, negatif bir veçheden yaptığı bu vurgu, bana, yılanın panzehirinin yine onun zehirinin içinde bulunması gibi, eşitsizliğin çözümü için panzehir gibi gözüküyor: Zira, farklılıkların doğru tahlili ile, dayanışmanın kolaylaşacağı ve adalet kavramının güçleneceğine inanıyorum. Kaldı ki, bana göre sorun hiçbir zaman, bir grubun farklılığının, diğerleri üzerinde iktidar sahibi olmasına olanak hazırlıyor olması değil, sömürülenlerin kendi farklılıklarını tespit ve tahlil etmemiş olmasındadır.

Farklılıklarımız, bizi, biz yaptığı kadar, bunların, faş edilmesi adalet arayışının en temel adımını oluşturuyor. Çünkü mesele, artık, bir sistem meselesi değil, o sistemin hangi farklıklıklar gözetilerek inşa edileceği meselesi haline gelmiş durumda.

Eğitim, siyaset, sanat ve türlü disiplinler, kendilerini, farklılık saatine göre kurmaya hem
zorunlu, hem de muhtaçtırlar.

Koray Onur
Ekim 2014

* İmplant metaforunun sahibi, Psikiyatr Dr. Cumhur Boratav'dır. Boratav'ın, Kocaeli Şehir Tiyatrosu'na prova aşamasındaki Küheylan oyununa uzman olarak destek verdiği sırada ekipteki oyunculardan biri olma şansına sahiptim. Bu metaforu da, orada kullanmıştır. Metaforu benim, onun kullandığından farklı kullanıyor olma tehlikesinden dolayı, kendisinden peşinen özür dilemem gerekiyor. 
** Winston, Robert. İnsan İçgüdüsü. Çev. Sinan Köseoğlu. İstanbul, Say Yayınları, 2011.
*** Antik Yunanca'da, taklid, taklidcilik, öykünme. (Peters, E. Francis. Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü. Çev. 
Hakkı Hünler. İstanbul, Paradigma Yay. 2004)
**** Antik Yunan'da, Akıl-yürütme, söylemsel düşünce (A.g.e.)
***** Bauman, Zymunt. Küreselleşme. Çev. Abdullah yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yay. 2012

3 Kasım 2014 Pazartesi

PARADİGMAYA TERSTEN BAKIŞIN ÖNEMİ


Bir fikir, sudan daha akışkandır. Eğer, sizinle ilgili olsun, olmasın, birinin size bir fikrini söylemesine uygun ortamı hazırlamaz yahut fikrin ifadesine topyekun izin vermezseniz, o fikir, ifade edilebileceği bir başka mecra bulacaktır. Fikir derken, basit bir eleştirel yaklaşımdan tutun da, ideolojik bir söyleme; günlük bir pratikten, felsefi bir dizgeye kadar uzanan dev bir yelpazeden bahsediyorum. Fikir, ifade edilebileceği alanı bulamazsa ya göçer, ya da alanını yaratır*.

Dolayısıyla bir fikri engellemek, nasıl büyük fırsatların kaçırılması demekse; tam tersi
tutum, yani fikri bir ifade ortamı yaratmak ise, en önemli iletişim şekillerinden biridir. Dinlemekle
başlayan öğrenme süreci ve onu takip eden gelişim...

Burada paradigma** değiştirmenin önemi, her bağlamda karşımıza çıkıyor. Doğru sorulara, “Doğru” deriz. Ancak, bunun sebebi, bizim o soruları doğru sanmamız olabilir. O halde, başka ve “saçma” soruların da sorulması ayrı bir önem kazanıyor. Estetik arayış ya da bilimsel arayış olsun bu değişmez. Bir Güzelliğin Doğuşu, adlı notumda yazdığım bir şeyi burada belirtmekte fayda olabilir:

"Bir reji yaparken, yazı yazarken ya da bir sorunla başetmeye çalışırken çözüm için son derece saçma bir şey yaparım. Bu hareketimle başıma bir bela açarım ve o belayı çözmeye çalışırken ortaya çok güzel yaratılar çıkarırım: Çünkü Dünya'daki tüm güzellikler, bir sorunun tersten soruluşuna bulunan çözümlerden ibarettir." ***

Şu halde, öncelikle bulunduğumuz noktanın tahlili hayati bir mesele, biz hangi paradigmayla söz konusu olaya yaklaşıyoruz? Bunu tahlil etmekle paradigmamızla aramızda kuracağımız bu samimi ilişki, bizi tartışmaya, tartışarak gelişmeye çağırır. Herhangi bir tartışma ortamı ise fikirlerin meydana çıkmasını, belki de daha iyi bir ifadeyle, “herkesin malumu” haline gelmesine sebep olur.

PARADİGMA DEĞİŞTİRMENİN (DOLAYLI) KORUYUCU İŞLEVİ

Muhafazakarların sandığının aksine, şeffaflık/açıklık genellikle daha koruyucudur. Çünkü şeffaf ortamda yapılan tüm eylemler, herkesin gözü önünde gerçekleşecektir. Cürüm, gizliliğin olduğu ortamı sever, şefaf ortamda ise cürümler herkesin önünde gerçekleşir, hiçbir şeyin gizli kapaklı kalmayacağını bilen kişi, kendini daha çok kontrol etmek isteği içinde olacaktır.

Paradigma değiştirmenin, açıklığı koruyucu işlevi, bu şeffaflaştırıcı etkisinde yatar. Konulara değişik paradigmalardan bakıp zihni işletmek, hem bireyi, hem de toplumları koruyucu bir işlev kazanır.

Avlulardan, meydanlara; birebir ilişkilerden, toplumlar arası ilişkilere yayılan bir iletişim
ortamından tutun da; estetik soruların çözümü yahut yeni estetik veçhelerin ortaya çıkmasına kadar,
önce paradigmaların tahlili, sonra onları değiştirme kabiliyeti her zaman önemli bir olgu olarak
gözüküyor.

Koray Onur


* Elbette bilim de böyledir. Ayhan Çavdar'ın “Bilim iltifat gördüğü yerde olur ve bilim kültürden kültüre dolaşır. Hangi kültür bilime iltifat ediyorsa, bilim o kültüre gelip yerleşir.” deyişi bunu anlatır niteliktedir. (Kaynak: Bir Bilim Adamının Serüveni “Celal Şengör Kitabı”, Hazırlayan Sefa Kaplan, Türkiye İş Bankası Yayınları)
** Peki paradigma nedir? Paradigma, ağız birliği edilmiş bir mana barındırmıyor olsa da, en azından bu yazı bağlamında; yerleşik görüşler, önyargı yahut toplumsal bazı kodlar olarak alınmalıdır.
*** 15.06.2014 tarihinde yazdığım, şahsi notlarımdan.



22 Ekim 2014 Çarşamba

SORU SORAN BİR ÇAĞDAN, “CEVAP OLMAYAN, CEVAPLAR ÇAĞI”NA

Antikçağ'ın ve onun felsefesinin en değerli tarafı, belki de, soru soran bir çağ oluşudur. Şimdilerde kimse sorularla ilgilenmiyor. Cevapların içeriği değil, şekli önem kazanıyor. Halbuki sorular teorileri ortaya çıkarır. Teori ile evreni ve olguları anlamak mümkün olur. Ama bir teoribakış açısıdır ve bakış açısı bizim görüşümüzü belirler. Elinde çekiç olan biri, her şeyi bir çivi olarak görmeye başlar.

Nazım Hikmet'in bir şiirindeki beyiti gibidir teoriler: 
Tavşan korktuğu için kaçmaz; kaçtığı için korkar.*

Bu oyunculukta da aynen böyledir. Bir rolü çalışırken onu içten bazı duygularla çıkartamazsınız. Davranışlar ve hayata bakış şekli içi belirler. Bir insan, doğar doğmaz çoban gibi düşünüp, çoban olmaz; çoban olunca, çoban gibi düşünmeye başlar.

Demek ki teorilerimizde bir yanılgıya düşmememiz lazım. Yoksa fıkradaki gibi, kendini darı sanan adama döneriz: Kendini darı sanan bu adam, uzun bir psikiyatrik tedaviden sonra iyileşmişti. Artık kendini darı falan sanmıyordu. Artık iyileştin, dedi doktoru sevinçle. Evet, diye cevap verdi adam. Ama sonra kaygıyla devam etti, Evet ama, bundan tavukların haberi var mı acaba?

Teorileri oluşturmanın en önemli yolu ise sorulardan geçiyor, hele hele doğru sorular... Sorular, cevaplara giden bir yolun önünü açarlar, bu yol, cevaplardan daha önemlidir. Çünkü çoğu zaman yol, onun çıktığı yerden hem daha zevkli, hem de daha önemlidir. Teoriler bu yolun daha başlangıcında oluşur. 

Teori deyince bilimi anmamak, soru deyince ondan sözetmemek olmaz. Ancak bilimin, sorulardan oluşmuş o yoldan beklentisi felsefeden farklıdır. O, “yol” u bir amaç olarak değil, araç olarak görür. Kuşkusuz, bilim, bu özelliğinden ötürü kötü sayılamaz; ama tam bu özelliği, bilimi lezzetsiz yapar. Burada felsefe hemen imdada yetişir, bilim, felsefenin penceresinden lezzet kazanır, etlenip butlanır...

Nazım Hikmet,
"Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar"
 derken, bir teori tanımı yapıyordu.
Bunu şunun için belirtiyorum. Henüz bilimsel disiplinlerin müstakilleşmediği bir çağda, felsefe, insanlığın en büyük atılımını yapmıştır: Sormak. Tarih derslerinde yazı ve tekerleğin bulunuşundan sözedilip de, “İnsan Antikçağ'da felsefe yapmaya başlamıştır.” gibi bir cümlenin neden geçmediğini oldum olası anlamamışımdır. Oysa felsefi çalışma, ilk başta, doğru soruların arayışıydı. Sırf doğru soruları sormayı akıl etmesiyle dahi medeniyete öncülük etti.

Antikçağ Felsefesi, soruların felsefesiydi. Belki de Sokrates'in yolu bu yüzden “Doğurtma”ya çıktı. Ne de olsa cevaplar zaten bizdeydi...

Şimdi “modern” çağımızda ise cevaplar hazır. Kimse soruların iyisinden anlamadığı gibi, kaliteli cevaplarla da ilgilenmiyor. Karl Marks'ın parlak bir şekilde ifade ettiği gibi “Katı olan her şey buharlaşıyor.”. Cevap olarak sunulan şeyler, soruların etrafından dolaşan laf kalabalığı ve uyanıkça gizlenmiş cehaletten ibaret. Gerçek cevaplar buharlaştı, hala Antik çağlardan gelen bilginin yağında kavrulan bir avuç insan kaldı.

Cevap olmayan cevapların devri, soru soran bir çağı özlüyor.

                                                                                                    Koray ONUR

*Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye Destanı

17 Ekim 2014 Cuma

SOĞAN TARLASI VE IN DIVERSITATE*

Adamın çocuğu, çevresindeki arkadaşlarının çokluğu ile övünüyordu. Adam ise, ona, arkadaşın çokluğunun önemli olmadığını, güvenilirliğinin ve bağlarının sıkı olmasının önemli olduğunu anlatacak bir ders vermek istedi. Bir horozu kesip, çuvalın içine koyarak, çocuğuna verdi, “Şimdi git. Arkadaşlarının evinin kapısını çal, bakalım sana yardım edecekler mi?” dedi. Gerçekten  de çocuk hangi arkadaşının evine giderse gitsin, sırtındaki kanlı çuvalı gören, kapıyı yüzüne kapatıyordu. Çocuk dönüp babasına, “Haklıymışsın baba, benim dostum yokmuş.” dedi. Adam “Daha bitmedi.” diye cevap verdi. “Şimdi al çuvalı sırtına, şurada falancaya git, benim selamımı söyle.”
Çocuk babasının dediğini yaptı. Kapıyı açan kişiye babasının selamını söyleyince, adam  etrafı kolaçan ettikten sonra, “Gir içeriye!” dedi. Evinin bahçesine bir çukur kazdı, çuvalı gömdükten sonra da çukur belli olmasın diye, üzerine soğan ekti.
Çocuk müthiş bir duyguyla basının yanına gitti, olanları anlattı. Babasını dinlemediği için özürler diledi ve gerçek arkadaşlığı bulmaya çalışacağını söyledi. Babası, oğluna “Daha bitmedi, şimdi git tekrar. Kapıyı açınca ona benim selamımı söyle ve bir tokat at.” Durum çocuğa ne kadar inanılma gelse de, babasına güvenip gitti, adam kapıyı açar açmaz, suratına tokadı indirdi ve “Babamın selamı var.” dedi.  Adamcağız ne olduğunu şaşırdı, sinirden alı al moru mor oldu... Kendini toparlamaya çalışarak çocuğa şöyle dedi “Git babana söyle, biz dostumuzu, bir soğan tarlasına satmayız!”
Bu hikayenin gücünü aldığı nokta ilginç gelmiştir bana... Çünkü, arkadaşlığın gereği olarak , bir suçu gizlemenin doğru olduğunu anlatır. Üstelik etkiler de... Ben bu hikayeyi her zaman anlatırım ve insanların yüzündeki, o, duygulanmış, etkilenmiş ifadeyi görürüm. Bunu anlattığım kişiler, soğan tarlasının sahibini garipsemek şöyle dursun, ona faziletli bir insana duydukları hayranlığı duyarlar.
Sonra gerçekte ne olduğunu anlatırım. Yani bir suçu gizlemek doğru mudur? Ortada bir cinayet varsa, o zanlıya yardım mı etmelidir? Zira hukuk, bu konuda gayet açıktır. Katil, bir suçludur ve ona yardımcı olmak bir erdem değil, suça ortak olmaktır.
Bu soruları tartışmaya başladığımda da her zaman aynı şey olur. Bu sefer, demin hayranlık duydukları kahramanımız bir suçlu olarak görülmeye başlanır ve bunda fikir birliğine de varılır.
Fatmagül Berktay'ın, Antigone'de Adalet (Dike) ve Kibir (Hubris)** adlı yazısında, Kreon ve Antigone hakkında yaptığı, özellikle İki Ahlak ve Adalet Anlayışı, bölümündeki fikirleri, aklıma işte yukarıdakileri getirdi: Öyle ya, Berktay'ın yazısında da belirttiği “Kreon'un simgelediği insan yapısı kural ve yasalar ile Antigone'nin simgelediği yazılı olmayan, Tanrısal (yazısız, doğal) ahlakın adaleti.” arasında bizler, topluluklar, toplumlar, ülkeler kalmakta. Adalet ülküsü arayışındaki hukukun, sürekli kendini güncelleyen yapısı da bu dengelerin ve değerlerin,  zamandan zamana; mekandan mekana değişiklik göstermesinden kaynaklanıyor.
Yukardaki hikayeyi anlattırken beni dinleyen insanların da bocalaması, onların yazılı ile yazısız kanunların arasında kalmasından başka bir şey değil.

Söylenceye göre, Konfüçyus'a, bir Avrupalı, “Bizde bir baba cinayet işlese, oğlu onun alehinde mahkemede şahitlik eder.” diyerek, hukuk sistemlerine olan güveni dile getirince, Konfüçyus, “Biz böyle bir şey yapmaktan utanç duyarız.” diyerek, Antigone ile Kreon'da simgelenen ikileme bir taş daha ekliyordu.

IN DIVERSITATE
Fatmagül Berktay'ın, ta kendisi...
İkibinli yılların başında UNESCO'nun “Kültür Vasıtasıyla Ulaşmak ve Çeşitliliği Kutlamak” sloganlı bir kampanyası vardı. Bu “janjanlı” sloganı beğeniyor ve benimsiyordum, ama bir eksiklik vardı. Sonradan üzerine düşünmeyi dahi unuttuğum bu konu, Fatmagül Berktay'ın, Sahiplenici Bireyden, Düşünen Yurtdaşa*** adlı yazısında, UNİVERSITAS, IN DIVERSITATE bölümünü okurken, öğrendiğim in diversitate kavramıyla aklıma yeniden düşüverdi. Latincede, çeşitlilik içinde birlik demek olan in diversitate, bana UNESCO'nun sloganında rahatsızlık veren şeyi buldurdu. Sözkonusu slogan, tüm güzelliğine rağmen, birlik duygusuna vurgu yapmıyordu. In Dıversitate, eksikti.
Politika okumanın, üzerine düşünmenin birleştiriciliği, tüm bunları gözönünde bulundurunca, ister istemez, ortaya çıkıyor. “Düşünen Yurttaş” olma yolunda talepkar olmanın kuşkusuz önemi büyük, ama bunu belli bir dizgeyi kurarak yapmak, en azından sağduyunun gereği değil midir? Siyaset eğitimi, belki de en önemli işlevini, bu dizgeyi yaratarak görüyor.
Birleşmenin, asimilasyondan değil, bilakis, kendini iyi şekilde ifade etmekten geçtiğini biliriz bilmesine, ama zor olaran da zaten kendini ifade etmenin öğrenilmesi... Kendi, eleştirel, duygusal ve iradi varoluşunu oluşturmak çok çetrefilli, yokuşlu bir yol. Öyle ki, çoğu insan bu yolu yürümek yerine, onlar yerine düşünen bir “Baş”; yolu onun yerine gözleyecek bir “Bakan” yaratmakta son derece kabiliyetli.
Eğer birey, eleştirel, bilinçli, düşünceli, sorumluluk sahibi olsaydı ne “Baş”, ne “Bakan”, ne de “Başbakan” bir sorun teşkil etmezdi. Oysa o teşkilat, bir bilinçten değil, bilinçsizlikten müteşekkil, çoğu zaman.
Demek ki siyaseti anlamak, hayatı anlamak çabasının, felsefe ve sanatla birlikte en önemli uğraşı. Nermi Uygur'un isabetle ifade ettiği gibi, “ Önünde sonunda başka-sevgisine yönelmeyen eğitim; bir yerden sonra kof bir tınlamadır.”**** ve bu koflaşmayla savaşmada başat kavram, “In Diversitate” olsa gerek.
Soğan tarlasından etkilenip, hukuka da inanan çeşitliliğin, iradesi ve fikri özgür insanlarca tartışıldığı bir Dünya, siyaset sanatıyla mümkün.


Koray ONUR

*Latince, çeşitlilik içinde birlik.
** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
*** Fatmagül Berktay, Politikanın Çağrısı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
**** Nermi Uygur, Denemeci, YKY

24 Eylül 2014 Çarşamba

SAVUNMA ÜSLUBU VE KARAKTER

Bir süredir, buraya çok yazı yazmıyorum. Daha çok, kolay okunabilmesi ve haliyle daha çok insana ulaşabilmesi muhtemel, kısa kısa şeyler yazıp, görsel olarak paylaşıyorum. Ne de olsa zamanımız hız(!) zamanı… Yavaşlıktan yana değilim, ama dezorganize bir hızdansa yavaşlığı yeğlerim ayrı mevzu. O yüzden hızımı bu şekilde ayarlamaya çalışıyorum.

Geçenlerde, kendini savunan insanlarla ilgili yazdığım bir şey, bir arkadaşımın ilgisini çekince, benden konuyu açmamı istedi. Ben de, Facebook’daki fotoğraf altı yorumlardan biri olacağına, burada bir yazı olsun diye düşünerek, buraya bir şeyler karalayayım dedim.

Efendim, önermem şöyleydi “Bir insanın kendini savunuş şeklinden, onun gerçek karakterini anlarsınız.”

Biliyorsunuz, Aikido, bir savunma sanatıdır ve bu adı kesinlikle hakeden bir tekniktir. Çünkü Aikido’da, hiçbir saldırı hareketi yoktur. Tam da bu sebepten Aikido’nun müsabakaları bile yoktur, çünkü iki Aikidocu, bir müsabaka için, karşı karşıya gelseydi birbirlerinin karşısında durmaktan başka bir şey yapmazlardı. Aikido, önce dövüşmemeyi öğretir. Dövüşmek, aikidocunun ancak mecburiyet durumunda yapabileceği bir şey olarak düşünülür.

Bunu girizgahı, şu hikayeyi anlatmak için yaptım: Birgün bütün dövüş sanatları temsilcileri, “senin tekniğin daha beter, benimki şahane!” diye tartışmaya girmiş ve sonunda bir adaya gidip birbirlerini test etmeye karar vermişler. Hepsi, sırayla, birbiriyle dövüşecek ve en sona kim kalırsa, o geri dönecekti. Kayıkla ilk dönen, tüm dövüş tekniklerinin en üstü olarak görülecekti. Bütün temsilciler bir kayığa doluştular ve “Nasıl olsa mülayimdir, ne desek yapar. Kürekleri Aikido ustasının çekmesini isteyelim, gidene kadar yorulur böylece kafadan bir kişi elenir.” diye düşünerek Aikidocuya bu teklifi yaparlar. Aikidocu teklifi, tabii ki, kabul eder. Herkes bidikten sonra küreklere asılır. Adaya kadar gider, bütün herkesi orada bırakır ve aynı kayıkla geri döner.

Bir başkası için, Sinop’a gidelim: Diyojen, birgün bir asilzade ile köprüde karşılaşır ve köprü sadece tek kişinin geçebileceği bir köprüdür. Asilzade karşısında berdüş halde Diyojen’i görünce, “Ben bir serseriye yol vermem!” der. Diyojen ise geri çekilerek cevap verir, “Ben veririm.”

Dev şair Mehmet Akif Ersoy, aynı zamanda baytardı ve kendisiyle dalga geçmek için “Siz baytardınız değil mi?” diye soran zata “Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?” diye cevap vermişti.

Leonardo Da Vinci’nin büyük kulakları vardı. Birgün bir akıllı, “Sizin kulaklarınız bir insana göre biraz büyük değil mi?” diye sormuştu ve o da “Evet benimkiler bir insana göre uzun, ama sizinkiler bir eşeğe göre kısa değil mi?” diye cevap vermişti.

Günümüzde çok ses çıkarabilen, haklı olduğunu düşünüyor. SAvunmanın en iyi yolunun saldırmaktan ibaret olduğunu düşünenler de çoğunlukta. Halbuki karakterli, zeki, yaptığından emin ve düşündüğüyle bir yaşayan insanların savunmaları, onların tüm bu özelliklerini de barındırır.

KORAY ONUR

7 Temmuz 2014 Pazartesi

CEVAP VE SORUNUN ANOTOMİSİ

I.
"Sorun" kelimesi, "soru" kelimesini barındırır ama anlam olarak barındırmaz. Her sorun, ortada bir soru olduğunu göstermez, bazı sorunlar sadece, "başa gelen şey"lerden oluşur.

II.
Başa gelen sorunlara tecrübe denir.

III.
Cevap, cevap verenin sadece bilgisini; ama soru soranın, ihtiyacını ve bilgisini gösterir.

IV.
Korkmak ile korkutmak arasında ne kadar fark varsa; sormak ile sorgulamak arasında o kadar fark vardır.

V.
Her tür soru, soranın ihtiyaçlarını ve karakterini gösteren turnusol kağıdıdır: Çünkü herkes, sadece cevapların açıklama içerdiği gibi yanlış bir kanıya sahiptir.

VI.
Soru soran çıplaktır, çoğu zaman bunu farketmez bile...

VII.
Doğru bir soru, birçok cevaptan daha kıymetlidir.

VIII.
Yeni sorulara yol açmayan cevap, çıkmaz bir sokaktan başka bir şey değildir: Orada illa ki birileri yaşar, ama yine de bir yola çıkmaz.

IX.
En az bir soru daha sordurmayan cevap, ölüdür.

X.
Cevaba cevap verilmez, ama soruya bir başka soru da cevap olabilir.

XI.
Cevapsız sorular vardır; ama sorusuz cevap olamaz.

XII.
Söylediğiniz bir şeyin cevap olması için, öncesinde sorulmuş bir soru gereklidir. Yoksa, sadece söylenmiş bir şeydir, o kadar.

XIII.
Bir soru, cesaret yoksunluğunun sonucu olabilir: "Aşkın gerçek mi?"

XIV.
Bir soru, kişinin kendine sorulmasını istediği sorunun tıpkısı olabilir: "Beni seviyor musun?"

XV.
Sorunun bir işareti vardır, ama ne olacağı belli olmayan cevabın bir işareti yoktur.

XVI.
Sınav, cevabı bilinen sorular bütünüdür.

XVII.
Bir sınav, sınava girenden çok, sınavı hazırlayanın bilgi ve becerisi hakkında ipucu verir.

XVIII.
Bazı sınavlar, sorulardan oluşmaz, bir balık, akıntıya karşı yüzerken, ortada hiçbir soru yoktur, ama sınav vardır.

XIX.
İçinde soru olmayan sınavlar daha makbuldür.

XX.
Sormak, hocanın değil, öğrencinin işidir.

XXI.
Öğrettiklerinden ne kadarını öğrendiğini görmek için sınava ihtiyaç duyan hocaya, yazıklar olsun!

Koray Onur